« Önceki | Sonraki »

10/11/2007

YENİLİKÇİLER

 

 

şu tarlayı da sürün

talan edin eski mezarları

bilgisine ermek için ezikliğin

eskiyen yanlarımızı dişleyip gömelim

yeniden yazalım tohumun macerasını

yoksa hangimiz katlanabilir kendine

kutlayabilir mi insan her gün yengisini

inanmasa

doğruyu yanlışı ayırmadan

her anlatılışta değiştirilen serüvene 

 

 

şu tek başına duranı da çağırın

mundar sayılmasın orada

yenilen içilen bir şey midir ki yalnızlık

bozmasa da olur diyorsunuz

tapınakları andıran tavrını

biz yine bildiğiniz dilden konuşalım

iman tazelerken abartalım

ölüm orucunun topluma katkısını

 

 1999

 

Kırklar Dergisi'nde yayımlandı.

19/10/2007

SONRASIZ 3

 




 öpüyorum dudaklarından
 öpercesine  ıssızlığını gökyüzünün
 aşk biraz karbondioksit
 biraz oksijen şimdi dudaklarımda

                                                  Ağrı 2004

28/9/2007

SONRASIZ 1

                                    

 

 

  çığlığını yutanlar konuşmayı unuttular sonra

  sonrası ayetlerini bekleyen sessizlik her yanımız...

                                                                                           

                                                                                            28.09.2007

               

                                                                              Resim:Mehmet Turgut

               

28/9/2007

SONRASIZ 2

                            

 

 

 

  ter kokan nemli bir yataktı sokaklar sustum

  kıvrak bir rakkase misali eşlik ettim sonra

  kara delik gibi büyüyen boşluğumun ezgisine

 

                                                       28.09.2007

 

                                               Foto: Bill Brandt

22/9/2007

OLDUĞU GİBİ

                


olduğun gibi gel

çırılçıplak

bir tenin olsun üzerinde

ıslak

bir de hüzünlü sözlerin

sade ve kurak.

olduğun gibi gel

baştan, yeniden

tekrar tekrar kaçarak

olduğun gibi gel

ürkek bakışlarınla

derinlere koşarak

keskin çıkışlarınla

kırılmaktan korkarak

gel  istediğin gibi olsun

biraz sakin, çatlak

gel istediğim gibi

uslanmaz, asalak

01.08.1995


(Meraklısına :Hafıza Kaybı’nda yayınlanan ilk şiirlerden;

bir seferde yazılan ve değiştirilemeyen.

Güzel şiirlerin ve aşkların habercisi.

Şimdi sadeliğini ve nostaljisini seviyorum.) 



9/5/2007

PARİS SIKINTISI 1

 

yol uzar ne de olsa
uzadıkça kaçağın ömrü.....


 

1-

Yabancı olduğum bir ülkeye,bir şehre gelmedim sanki ; yorgunum, huzursuzum, uyuyamıyorum..
İnsanlar,insanlar,insanlar.... Benim ilgimi insanlar çekiyor, yaptıkları binalar, sokaklar değil. Lisan öğrenmeyi de en çok, bu renkli insanların arasına katılmak için istiyorum galiba. Fakat tanıdığım herkes, binaları gösteriyor bana ; insanlardan ise korkuyorlar. Burada da insanların ilk tepkisi (yakınma şeklinde daha çok) tepkisiz olduğum yönünde. Paris’in binalarının güzelliği karşısında şaşırıp kalmamı bekliyorlar. Şaşıramadığımı söyledim, tepkisizliğimin nedeni olarak.
Ben, beni şaşırtan insanları seviyorum ; yazık ki sayıları giderek azalıyor.

2-

Buranın yerlisi olmadığımı anladım ; çünkü bugün, kursa giderken kayboldum.
Paris’i insanlara benzeterek sevmeye çalışsam da olmuyor.

Çünkü Paris,güzel ama soğuk bir kadın ;hiç kimsenin güldüremeyeceği....

3-

Sınıfta bir ispanyol, heyecanla bana soruyor :
-Türklerin anadili de ispanyolca değil mi ?
Kısa süren bir afallamadan sonra :
-Evet evet, biz de ispanyolca konuşuyoruz hem de aksansız.

 

4-

 

Dost başa düşman ayağa bakar sözünün yanlış olduğunu bugün öğrendim: Çünkü Çinliler küçük ayaklı kadınları güzel sayıyorlarmış. Hatta kadınlar ayaklarının küçük olması için, küçük yaştan itibaren demir ayakkabı giyiyorlarmış. Ancak bu gelenek Mao tarafından yasaklanmış.

Birgün sınıfta güzellik anlayışını konuşuyorduk, Çinli bir genç, benim için kadının küçük ayaklısı güzeldir deyince aklımdan hemen şu cümle geçti: Yasak geleneğe işlemiyor.

 

Gerçi aynı Çinli, Türkiye’de Maocular olduğunu söylediğimde; salak mı onlar diye tepki vermişti. Neyse yine de, düşman ayağa bakar deyip kendi atalarımıza sahip çıkalım dostlar…

 

5-

 

Varoluş, yalnızca acılara indirgenebilse nasıl da kolaylaşırdı her şey !
Tepeden tırnağa acılarla dolu olmak !
Tanrıyı yatsıyan bir düş bu...
(Samuel Beckett)

 

Kendime bir tabak salata hazırladım ,bol sirkeli ve zeytinyağlı. Birşeyler eksikti ya da birşeyler fazlaydı ki tadını alamıyordum. Eksiklik nedir bilmiyordum ;hayır hayır,düzeltiyorum, tamlık neydi ? Düşünmemek için çırpınıyorum, çünkü düşünmek, acıtıyordu. Ve acılarımdan kurtulmak için her şeyi denemeliydim. İştahsızdım. Zorlanarak da olsa yedim hepsini. Bulaşıkları yıkadım. « çoğul düşler acılarımın kılıfı » dizesiyle başlayan bir şiiri yazmaya koyuldum. Yazmak istemiyorum ,çünkü  yazmak... Sonra böyle bir dizeyi yıllar önce yazdığımı hatırladım. Hatırlamak istemiyorum, çünkü hatırlamak. Uyuyabilseydim bel ki kaçabilirdim. Uyuyabilmek için her şeyi yaptım, ılık süt dahil. Hayır hayır ,söz konusu değildi kendimden ayrılışım ya da kendime dönüşüm. Bu hal günlük bir şeydir dedim, gelir geçer. Cümle kendini tamamladı ;hayat da öyle. Duymamışlıktan geldim. Uyuyabilmek için her şeyi yaptım.

Uyandığımda her yerim tutulmuştu , sabaha kadar bir inşaatta çalışmışçasına. Aynaya bakmadım. Kahvaltı yapmadım. Sokağa attım kendimi. Fakat o eksiklik. Sanki bir yanım evde uyuyordu hâlâ. Geri döndüm ve koca harflerle yazdığım şu notu, kapıya yapıştırdım :

 

RAHATSIZ ETMEYİN!!!

 

(Meraklısına: Paris’de  2001-2004 arası tutulan

günlük tarzında kısa yazılar .

Bir kısmı Kırklar Dergisinde yayımlandı.

Devamı sadece burada yayınlanacak .)

 

Ali Kozan

 

8/5/2007

PARİS SIKINTISI 2

 

6-

 

Ya Rab, yüreğim kibirlenmedi, ve gözlerimi yükseltmedim
ve büyük işler yolunda yürümedim,
ne de benden üstün olan şaşılacak islerde.
Anası kucağında sütten kesilmiş çocuk gibi,
gerçek canımı yatıştırdım ve susturdum ;
canım bende sütten kesilmiş çocuk gibidir.
( Zebur-131. Mezmur)

 

şu yaprak nasılda nazlı nazlı düşüyor dalından. şu kedi nasıl bir iştahla karıştırıyor çöpleri. birileri evine gidiyor, evinden dönüyor birileri. bıçağını büyük bir hışımla saplıyor hasmına zaman, gelip çıkarıyor o bıçağı kendini kahraman sanan. şu yaprak kadar zevk almadım mı mevsimlerden, şu kedi kadar acıkmadım mı hiç. hiç ellerime bulaşan kanı kutsamadım mı. yoksa ellerinin sıcaklığı mıydı evim. üşüyen bir kuş pencereme bu yüzden kondu demek, bu yüzden yavruladı ve bu yüzden kovamadım o kuşu penceremden. ne zor şeymiş kanatlarımızı fark etmek, ah ne kadar da kirliyiz derken… yağmur yıkar Paris’i aralıklarla, sıklıkla sevişir komşularım vakitli vakitsiz. sessizliği bozan haz, kuşu ürkütmez. sevişmek için döner demek evine birileri, birileri öldürmek için kendini. bağırmak istersin, çığlığını yutmak daha kolaydır ve de daha anlaşılır. bu ben değilim işte, sesi yarlarda kaybolan; kırık aynalarda arayan öteki yarısını yüzünün demek, nafiledir. yaprak dalından kopar, kuş kanatlanıp gider. sen çay içmeye gelirsin vakitli vakitsiz ,bir paket sigarayla… ben çıkarıp güler yüzlü bir kelime veririm sana, sözlüğümden…

 

sustum ve ukdelerinizi büyüttünüz içinizde
sustum ve ukdelerim büyüdü içimde
susturulduk ve her sey dönüstü bir ukdeye...

 

7-

 

Öğrendigim ilk fransızca cümle : « J’ai faim. »( açım.)
Sokaklarda diz çökerek dilenenlerin ellerindeki tabelalarda yazıyordu. Dilenenler de, alıştığım dilencilerden değildi. Çünkü Türkiye’de dilenenler,genelde bir sakatlıkları olan düşkün kişilerdi. Buradakiler ise, sıhhatleri yerinde genç veya orta yaşlı, evsiz barksız kişiler.
Fakir bir toplumdan geldiğimin bilincindeyim , çünkü ülkemde iki şey kıskanılır : zengin düğünleri ve zengin cenazeleri. Büyük bir arzudur, bu ikisine sahip olmak.Bu da, karınlarımızın guruldamasından öte bir açlığımızın olduğunu ortaya koyuyor.
Sonra, sözcükleri düşündüm :
Zengin sözcüğünün eşanlamlısı olarak ‘varlıklı’ sözcüğü aklıma geldi sadece.
Fakir deyince ; fukara, parasız, düşkün, yoksul, çulsuz, muhtaç sözcükleri jet gibi geçtiler beynimden.
Sonra, sözcüklerle toplumsal sınıflar arasındaki ilişki üzerine okuduklarım aklıma geldi.
Sonra... Sonrası yok işte...

 

8-

 

Göçebe olmak ne güzel şey dedim kendi kendime. Sonra hep bir yerlere yerleşebilmek için çırpınmamız geldi aklıma. Yerleşik olmanın sancısı sonra. Paris’e geleli aylar oldu, ama bavulumu açıp dolaba yerleştirmedim. Her an buradan çekip gidebileceğim hissiyle, eşyalarımı bavuldan alıp tekrar bavula yerleştiriyorum. Her an bir yerlere gidebileceğin zannetmek ne güzel. Bunun bir zan olduğunu bilmek ne acı…

 

Göçerlerin, uykularında bile yürüdüklerini düşünmek ne güzel… yol ne güzel….

 

9-

 

 Türkiye büyük bir tarihe sahip, amenna. Ancak bu büyüklüğe yaraşır şekilde tanınmadığını da burada anladım. İşte Türkiye üzerine düşünceler:

 

-         Türkler Arapça yazıyor hala değil mi? Soran, bir anayasa profesörü.

 

-         Türkiye’yi tabii ki iyi tanıyorum. 4 kadınla evlenilebiliyor ya, en çok bu yanını seviyorum. Anlamadığım, dört kadının aynı evde nasıl kaldığı. (Yüzünde hınzır bir gülümsemeyle bir Fransız, üniversite öğrencisi. Tabii ki erkek…)

 

-         En büyük komşunuz Suudi Arabistan, tabii en çok da onlardan etkilenmişsiniz değil mi?. (Soran, İspanyol.)

 

-         Türkler Avrupa’ya girmesin diye atalarımız yüzyıllarca savaştı. Şimdi kendi ellerimizle kapıları açmamız düşünülemez.( Avusturya, Yunan ittifakı bir grup öğrenci, AB Hukuku dersinde.)

 

-         Türkler, Ermenileri, Kürtleri,Rumları kestiler (ifade aynen böyle). Şimdi de Avrupa’yı işgal edecekler. (Alman, bir konferansta, öğretim görevlisiymiş. Adamın söylemi öyle sert ve netti ki, ben bile Türklerden korktum)

 

Meğer Avrupa’da  yaramaz çocuklar hâlâ, ‘ Türkler geliyor ‘ diye korkutuluyormuş.. Ali Kozan

>