
İnsan, hayvan ile Üstüninsan arasında gerili duran bir iptir, uçurumun üzerinde duran bir iptir. Nietzsche
Şu malum uçurum meselesi… Kitapçıları gezmeyi sever misiniz, bilmem. Benim en büyük zevklerimden biridir, kitapçılarda vakit geçirmek... Şiir reyonundan başlayıp, tek tek bütün reyonlara söyle bir göz atarım; ayakta duramaz hale gelinceye kadar, bazen kitapçının sabrını denercesine, kitapçı kapanana kadar... Bir de kitap alacak param yoksa, değmeyin keyfime…
Belki de bütün yazarların katil olduğu savı doğrudur, belki de ben kendi katilimi aramaktayım. Ya da şöyle denebilir: Herkes kendi katilini aramaktadır; kimi kitapçılarda kimi sokaklarda vs... Belki de ben, bir uçurumu arıyorum, yo yo bir uçurumun yankısını... Nietstche "Ne isen o ol!" derken, kendisinin bir uçurumun yankısı olduğunu biliyor muydu?. Belki de o gerçekten bir uçurumdu, onun takipçileri o uçurumun yankısı. Nietzsche'nin hasta yatağında çekilmiş fotoğraflarını görünce, sadece su geldi aklıma: İnsan ne kadar da zavallı ve çaresiz, ölümün karşısında… Ve gözlerindeki o ifade, sanki gerçek uçurumu görmüş olmanın korkusu sadece... Sanki son bir sey söylemek istiyor, tüm çılgınlığını özetlemek için:
Herkes kendi uçurumuna dönüşsün…
Bir yazarı seçmek, bir kitabi raftan, o kitapların arasından çekip almak; gelip durmak gibidir bir uçurumun kenarında… Uçuruma kadar gelmeyi göze almış biri, neden birden bir kararsızlığa düşer, durup şöyle bir baktığında manzaraya... Uçuruma dönüşmek veya durup kenarında uçurumun yankısını dinlemek. Tereddüt. Bir kez düştü mu bu kararsızlık çemberine sanki bütün direncinizi, gücünüzü kaybedersiniz… Hani boşluğun sizi içine çekmesi var ya... Hani bir kitabı sondan okumaya başlamak var ya... Hani bir dizenin günlerce beyninizde gezinmesi var ya... Bütün bunlar bir uçurumun kenarında volta atan bir mahkumun davranışlarından başka nedir? Evet bu son cümle belki de hayati özetlemektedir...
Belki de yazarların katil olduğu doğrudur. Belki de ben, beni uçuruma itecek birini aramaktayım… Belki de…
II
Yeni bir şehre taşındığımda, hastanelerin, karakolların, okulların yerlerini öğrenmeden, kitapçıların yerlerini öğrenirim... Bu bana hapishaneye götürülürken kaçma plânları yapan mahkumları hatırlatı-yor... Ama sunu tekrarlıyorum kendi kendime: Bir hapishaneden kaçıp bir diğerine yerleşiyoruz... Üstelik özgürlük... Neyse...
Paris'te de hemen kendime bir kitapçı seçip orayı mekan eyledim... Üstelik oturarak kitap okuma olanağı bile var... Züğürt tesellisi yani...
Güncel Fransız edebiyatı, roman ağırlıklı bir edebiyat... Her yıl yerli ve çeviri olmak üzere üç bin civarında roman basılmakta. Çevirilerin bolluğu dikkatimi çekiyor, zengin devlet olmak bir başka diyorum. Arap edebiyatından, Uzak Doğu edebiyatından, Avrupa edebiyatından, anlayacağınız dünyanın hemen hemen her ülkesinden önemli yazarların çevirilerini bulmak mümkün... Aslında ne büyük bir zenginlik bir ülke kültürü için... Düşünsenize hep açlıkla andığımız bir Somali'den veya haritada bulmakta güçlük çektiğimiz Fildişi Sahili'nden ya da Mao ve karatesi dışında ilgilenmediğimiz Çin'den çeviriler bulmak ne büyük zevk...
Bu durum biraz kafamı bozmadı değil, tabii yine Türkiye'yi düşününce... Neden biz bunları yapamıyoruz. Neden bırakın Uzak Doğu'yu, komşularımızın edebiyatından bihaberiz... Mesela İran edebiyatından, Türkiye'de bulamadığımız birçok ismin çevirisi mevcut... Hatta İbni Arabi, İmam Gazali, İbni Sina, Mevlana, İbni Hazm vs... İslam Felsefesi'nden çeviriler... Neyse bu sorunun siyasi ve ekonomik boyutlarını şöyle bir kenara koyalım…
Şiire gelince. Galiba şiirin bu yüzyıl için kaderi; okunmamak... Açıkçası Türkiye'deki kadar şiir de üretilmiyor... Ama şiir kitapları basılıyor, romanlar kadar sattığı da söylenemez... Kitapçıdan öğrendiğime göre, en çok aşk şiirleri antolojileri ile eski şairlerin kitapları talep görüyormuş... Edebiyat dergilerinde de öyle bizdeki gibi her sayıda 8-15 şiir yayınlanmıyor… Mesela şiir dergisi olmasına rağmen Aujourd'hui Poème dergisinin Aralık sayısında, üşenmedim saydım, sadece 5 şiir yayınlanmış; bunların da ikisi bir kitaptan alıntı...
Konu dergilerden açılmışken... Malum bizde iki kişi bazen tek kişi bile kendi başına dergi çıkarıyor. Bu da dergilerin çokluğu, içeriklerin boşluğu sorununun Türk edebiyatının gündeminden düşmemesine sebep oluyor... Dergi çokluğunun bir tıkanmışlıkla da ilgisi var elbette... Neyse, geçelim, uzun konu...
Paris'te bir gazete bayiine girdiğinizde (Dergiler genelde kitapçılarda değil gazete bayilerinde satılmakta.) gözünüze sadece birkaç edebiyat dergisi çarpıyor... Aslında her konuda dergi de bulmak mümkün: Bahçıvanlık, sanat, müze, koleksiyon, avcılık, çiftçilik, bilim, gezi, siyaset vs. dergileri.
Edebiyat dergilerine dönersek:
Magazine Litteraire 19. yüz yılın başlarından beri çeşitli yazarlar vasıtasıyla tartışılan 'edebiyat ve homoseksüellik'i Aralık sayısında bütün yönleriyle ortaya koymuş...
Lire: Aslında edebiyatla uğraşan herkesin kafasına takılması gereken bir soruya cevap arıyor Aralık-Ocak sayısında: Klasik eser nedir, modern eser nedir? Klasik modern tartışmasını sürdürürken asil önemli soruyu da sormadan edemiyor: Gelecek yüzyılda klasik diye neleri okuyacağız? Ayrıca Fransa'da 2003 yılı içinde yayılan eserlerden ilk 25 iyi eseri belirlemiş... Hemen belirteyim, birinci, Philippe Claudel'in Les Ames Grise (Gri Ruhlar) isimli romanı… Gri olumun ya da zamanın grisi değil, kötülüğün grisi… Birinci Dünya Savaşı'nda geçen biraz karanlık bir roman…
La Quinzaine Littéraire : 15 günde çıkan edebiyat gazetesi seklinde... Aralık sayısında, Henri Michaux, Italo Calvino, Picasso üze-rine yazılar bulunuyor...
Lecteur/Ecritur: İlk roman nasıl yazılır, nasıl yayınlanır: İşte size önemli bir konu: İlk kitap, ilk yayınlama tecrübesi... Aralık sayısını işgal etmiş durumda...
Aujourd'hui Poème: Her yerde bulunabilen tek şiir dergisi; şiirden çok şiir ve şairler üzerine yazılar yayınlanıyor. Benimse gözüme çarpan, algıda seçicilik galiba, hiç sevmediğimden olsa gerek şiir yarışmalarının duyuruları, tam 15 duyuru... Ödüller mi, 750 ile 2000 Euro arasında para veya yayınlama vaatleri...
III
Ölüm ve Şair...
Ekim ayı Jean Cocteau'nun (1889-1963) kırkıncı ölüm yıl dönümüydü. Bu nedenle birçok edebiyat dergisi onun hakkında yayınlar yaptı. Ayrıca tüm eserleri tekrar yayınlandı.
Aslında Jean Cocteau, iyi Fransız şairleri sayılırken adı geçmeyen bir şair. Gerçi ona sadece şair demek de haksızlık olur, çünkü sanatın hemen hemen her dalında at koşturmuş. Şöyle denilebilir: Cocteau şair, yazar, eleştirmen, tiyatro oyuncusu, senaryo yazarı, sinema oyuncusu, ressam… Ancak her fırsatta şairliğini öne çıkarmayı denemiş. Bütün ürünlerinin temelinde de şiirin ilhamı mevcut, belki de sürrealizme yakınlığının en büyük sebebi de bu ilham. Zaten ona göre bir şair her şeyi yapabilme becerisine sahiptir: "Ailelerin kotu seyleri kastederek kullandıkları su cümleyi sairler için söylemeli-yiz; bir sair herşeyi yapabilme becerisine sahip olmalıdır. Çünkü şairler toplumsal düzeni rahatsız ediyorlar. Onlar sistemi bozuyorlar, kol kola girip dans etmeyi engelliyorlar, uyuyanları irkilterek uyandırıyorlar. Onlar oyunun kurallarının değişmesinde ısrar ediyorlar…"
Daha dokuz yaşındayken babasının intihar etmesi, onun eserlerinde intiharın ve kanın iki temel konu olmasının başlıca sebebi olsa gerek ( İlk filmi Le Sang d'un Poéte - Bir Şairin Kanı). Kışkırtıcılığın da iki temel konusudur zaten; ölüm ve kan... Bu kadar seyi bir arada yapan bir insan, ya bir şeyden kaçıyordur, ya da acelesi vardır yasamak adına... Ama o hep bir suçluluk psikolojisiyle yasamış... Bunu da Le Testemente d'Orphée (Orphée'nin Vasiyeti) filminde, hayali bir jürinin önüne çıkarak sorar "Söyleyin, suçlu muyum, suçsuz mu?" Bir yargıç ayağa kalkar ve bağırır : "Suçlusun, bütün suçlardan sen sorumlusun"...
Belki de doğrudur: Bütün sanatçılar, işlenen bütün suçlardan sorumludur… Bu suçluluk duygusu, belki de sadece yaşıyor olmaktan kaynaklanmaktadır…
Oysa Filistin'de yaşamla ölüm arasında ince bir çizgi mevcuttur... Ölüm duygusu her gün ama her gün kendini hissettirir. Evet bir işgale karşı bir direniş vardır ama, bu aynı zamanda hayata, onun acımasızlığına da karşıdır... İşte Mahmut Derviş böyle bir ortamdan çıkıp gelen ama aşktan, mutluluktan bahsetmeyi de ihmal etmeyen Filistinli bir direniş şairi.
İşte son kitabı Murale (Duvara Asılı) ile ilgili Magazine Litteraire de yayınlanan bir söyleşisinden alıntılar:
"Murale'in tamamı, özel varoluşsal bir deneyimin yankısıdır. 1998 yılında bir kalp krizi sonrası ameliyat olmak zorunda kaldım; ağrı kesicilerin etkisiyle tamamen sayıklamalarla karşı karsıya kalmak… Karışık, bulanık düşüncelerim bir yerden başka bir yere gidiyordu, sayıklamalarımın bir bölümünü şiir sahiplendi. Bu ölüm düşüncesi değil, ölümle savaşmaktı.
Bir seyler birikmiş olmalıydı ki, hastaneden çıktıktan bir yıl sonar yazmaya başladım. Bu kitabin benim son kitabim olacağını düşünüyordum. Bu yüzden bütün şiir biçimlerini seferber ettim. Ölümün yegane konusu olmaması için uğraştım. Sonuçta kitap yaşamın övgüsüne dönüştü. Kitabin ismi Murale'de (Duvara Asılı) ise İslam öncesi Arapların şiirlerini Kâbe duvarlarına asmalarından etkilendim. Bu kitap benim ürünlerimin özetidir, okumaya bu kitapla başlanabilir, bu kitapla bitirilebilir...
......
Şiirlerimde çok düzeltme yaparım. Yeniden okumalar kötü yönlerin elenmesini sağlar.
Ben bana benzemeyen bir şiiri aramaktayım…
Ölümle yasam arasında,zaman yok; zaman geçmiyor. Bu bir şimdisizlik ve mekansızlık. Sonsuzluk belki de... Bütün hayat hikayemi tekrar gördüğüm bir anda bilinçaltı kendi dilini buldu: Şiirsel ilham. ......
Fakat sırt sırta verip Şaron hükümetiyle, Filistin yönetimini gönderilebilir mi? Şaron ve Arafat aynı sorumluluklara mi sahipler? İsrailli entelektüeller kurbanı kınama eğilimi içindeler.
Başlıca sorun şu ki; biz işgal edilmiş bir halkız. Daha ne verebiliriz? Verecek hiçbir şeyimiz yok artık!!!
Hiçbir şey tamamen öldürülemez. Sadece ruhlar vardır. Görüntüleri ve mekanları değiştiren. Murale."
Yani kısacası… Şu malûm uçurum meselesi….
(Aralık 2003, Paris)
Ali Kozan
Lika Edebiyat