« Önceki | Sonraki »

9/5/2007

PARİS SIKINTISI 1

 

yol uzar ne de olsa
uzadıkça kaçağın ömrü.....


 

1-

Yabancı olduğum bir ülkeye,bir şehre gelmedim sanki ; yorgunum, huzursuzum, uyuyamıyorum..
İnsanlar,insanlar,insanlar.... Benim ilgimi insanlar çekiyor, yaptıkları binalar, sokaklar değil. Lisan öğrenmeyi de en çok, bu renkli insanların arasına katılmak için istiyorum galiba. Fakat tanıdığım herkes, binaları gösteriyor bana ; insanlardan ise korkuyorlar. Burada da insanların ilk tepkisi (yakınma şeklinde daha çok) tepkisiz olduğum yönünde. Paris’in binalarının güzelliği karşısında şaşırıp kalmamı bekliyorlar. Şaşıramadığımı söyledim, tepkisizliğimin nedeni olarak.
Ben, beni şaşırtan insanları seviyorum ; yazık ki sayıları giderek azalıyor.

2-

Buranın yerlisi olmadığımı anladım ; çünkü bugün, kursa giderken kayboldum.
Paris’i insanlara benzeterek sevmeye çalışsam da olmuyor.

Çünkü Paris,güzel ama soğuk bir kadın ;hiç kimsenin güldüremeyeceği....

3-

Sınıfta bir ispanyol, heyecanla bana soruyor :
-Türklerin anadili de ispanyolca değil mi ?
Kısa süren bir afallamadan sonra :
-Evet evet, biz de ispanyolca konuşuyoruz hem de aksansız.

 

4-

 

Dost başa düşman ayağa bakar sözünün yanlış olduğunu bugün öğrendim: Çünkü Çinliler küçük ayaklı kadınları güzel sayıyorlarmış. Hatta kadınlar ayaklarının küçük olması için, küçük yaştan itibaren demir ayakkabı giyiyorlarmış. Ancak bu gelenek Mao tarafından yasaklanmış.

Birgün sınıfta güzellik anlayışını konuşuyorduk, Çinli bir genç, benim için kadının küçük ayaklısı güzeldir deyince aklımdan hemen şu cümle geçti: Yasak geleneğe işlemiyor.

 

Gerçi aynı Çinli, Türkiye’de Maocular olduğunu söylediğimde; salak mı onlar diye tepki vermişti. Neyse yine de, düşman ayağa bakar deyip kendi atalarımıza sahip çıkalım dostlar…

 

5-

 

Varoluş, yalnızca acılara indirgenebilse nasıl da kolaylaşırdı her şey !
Tepeden tırnağa acılarla dolu olmak !
Tanrıyı yatsıyan bir düş bu...
(Samuel Beckett)

 

Kendime bir tabak salata hazırladım ,bol sirkeli ve zeytinyağlı. Birşeyler eksikti ya da birşeyler fazlaydı ki tadını alamıyordum. Eksiklik nedir bilmiyordum ;hayır hayır,düzeltiyorum, tamlık neydi ? Düşünmemek için çırpınıyorum, çünkü düşünmek, acıtıyordu. Ve acılarımdan kurtulmak için her şeyi denemeliydim. İştahsızdım. Zorlanarak da olsa yedim hepsini. Bulaşıkları yıkadım. « çoğul düşler acılarımın kılıfı » dizesiyle başlayan bir şiiri yazmaya koyuldum. Yazmak istemiyorum ,çünkü  yazmak... Sonra böyle bir dizeyi yıllar önce yazdığımı hatırladım. Hatırlamak istemiyorum, çünkü hatırlamak. Uyuyabilseydim bel ki kaçabilirdim. Uyuyabilmek için her şeyi yaptım, ılık süt dahil. Hayır hayır ,söz konusu değildi kendimden ayrılışım ya da kendime dönüşüm. Bu hal günlük bir şeydir dedim, gelir geçer. Cümle kendini tamamladı ;hayat da öyle. Duymamışlıktan geldim. Uyuyabilmek için her şeyi yaptım.

Uyandığımda her yerim tutulmuştu , sabaha kadar bir inşaatta çalışmışçasına. Aynaya bakmadım. Kahvaltı yapmadım. Sokağa attım kendimi. Fakat o eksiklik. Sanki bir yanım evde uyuyordu hâlâ. Geri döndüm ve koca harflerle yazdığım şu notu, kapıya yapıştırdım :

 

RAHATSIZ ETMEYİN!!!

 

(Meraklısına: Paris’de  2001-2004 arası tutulan

günlük tarzında kısa yazılar .

Bir kısmı Kırklar Dergisinde yayımlandı.

Devamı sadece burada yayınlanacak .)

 

Ali Kozan

 

8/5/2007

PARİS SIKINTISI 2

 

6-

 

Ya Rab, yüreğim kibirlenmedi, ve gözlerimi yükseltmedim
ve büyük işler yolunda yürümedim,
ne de benden üstün olan şaşılacak islerde.
Anası kucağında sütten kesilmiş çocuk gibi,
gerçek canımı yatıştırdım ve susturdum ;
canım bende sütten kesilmiş çocuk gibidir.
( Zebur-131. Mezmur)

 

şu yaprak nasılda nazlı nazlı düşüyor dalından. şu kedi nasıl bir iştahla karıştırıyor çöpleri. birileri evine gidiyor, evinden dönüyor birileri. bıçağını büyük bir hışımla saplıyor hasmına zaman, gelip çıkarıyor o bıçağı kendini kahraman sanan. şu yaprak kadar zevk almadım mı mevsimlerden, şu kedi kadar acıkmadım mı hiç. hiç ellerime bulaşan kanı kutsamadım mı. yoksa ellerinin sıcaklığı mıydı evim. üşüyen bir kuş pencereme bu yüzden kondu demek, bu yüzden yavruladı ve bu yüzden kovamadım o kuşu penceremden. ne zor şeymiş kanatlarımızı fark etmek, ah ne kadar da kirliyiz derken… yağmur yıkar Paris’i aralıklarla, sıklıkla sevişir komşularım vakitli vakitsiz. sessizliği bozan haz, kuşu ürkütmez. sevişmek için döner demek evine birileri, birileri öldürmek için kendini. bağırmak istersin, çığlığını yutmak daha kolaydır ve de daha anlaşılır. bu ben değilim işte, sesi yarlarda kaybolan; kırık aynalarda arayan öteki yarısını yüzünün demek, nafiledir. yaprak dalından kopar, kuş kanatlanıp gider. sen çay içmeye gelirsin vakitli vakitsiz ,bir paket sigarayla… ben çıkarıp güler yüzlü bir kelime veririm sana, sözlüğümden…

 

sustum ve ukdelerinizi büyüttünüz içinizde
sustum ve ukdelerim büyüdü içimde
susturulduk ve her sey dönüstü bir ukdeye...

 

7-

 

Öğrendigim ilk fransızca cümle : « J’ai faim. »( açım.)
Sokaklarda diz çökerek dilenenlerin ellerindeki tabelalarda yazıyordu. Dilenenler de, alıştığım dilencilerden değildi. Çünkü Türkiye’de dilenenler,genelde bir sakatlıkları olan düşkün kişilerdi. Buradakiler ise, sıhhatleri yerinde genç veya orta yaşlı, evsiz barksız kişiler.
Fakir bir toplumdan geldiğimin bilincindeyim , çünkü ülkemde iki şey kıskanılır : zengin düğünleri ve zengin cenazeleri. Büyük bir arzudur, bu ikisine sahip olmak.Bu da, karınlarımızın guruldamasından öte bir açlığımızın olduğunu ortaya koyuyor.
Sonra, sözcükleri düşündüm :
Zengin sözcüğünün eşanlamlısı olarak ‘varlıklı’ sözcüğü aklıma geldi sadece.
Fakir deyince ; fukara, parasız, düşkün, yoksul, çulsuz, muhtaç sözcükleri jet gibi geçtiler beynimden.
Sonra, sözcüklerle toplumsal sınıflar arasındaki ilişki üzerine okuduklarım aklıma geldi.
Sonra... Sonrası yok işte...

 

8-

 

Göçebe olmak ne güzel şey dedim kendi kendime. Sonra hep bir yerlere yerleşebilmek için çırpınmamız geldi aklıma. Yerleşik olmanın sancısı sonra. Paris’e geleli aylar oldu, ama bavulumu açıp dolaba yerleştirmedim. Her an buradan çekip gidebileceğim hissiyle, eşyalarımı bavuldan alıp tekrar bavula yerleştiriyorum. Her an bir yerlere gidebileceğin zannetmek ne güzel. Bunun bir zan olduğunu bilmek ne acı…

 

Göçerlerin, uykularında bile yürüdüklerini düşünmek ne güzel… yol ne güzel….

 

9-

 

 Türkiye büyük bir tarihe sahip, amenna. Ancak bu büyüklüğe yaraşır şekilde tanınmadığını da burada anladım. İşte Türkiye üzerine düşünceler:

 

-         Türkler Arapça yazıyor hala değil mi? Soran, bir anayasa profesörü.

 

-         Türkiye’yi tabii ki iyi tanıyorum. 4 kadınla evlenilebiliyor ya, en çok bu yanını seviyorum. Anlamadığım, dört kadının aynı evde nasıl kaldığı. (Yüzünde hınzır bir gülümsemeyle bir Fransız, üniversite öğrencisi. Tabii ki erkek…)

 

-         En büyük komşunuz Suudi Arabistan, tabii en çok da onlardan etkilenmişsiniz değil mi?. (Soran, İspanyol.)

 

-         Türkler Avrupa’ya girmesin diye atalarımız yüzyıllarca savaştı. Şimdi kendi ellerimizle kapıları açmamız düşünülemez.( Avusturya, Yunan ittifakı bir grup öğrenci, AB Hukuku dersinde.)

 

-         Türkler, Ermenileri, Kürtleri,Rumları kestiler (ifade aynen böyle). Şimdi de Avrupa’yı işgal edecekler. (Alman, bir konferansta, öğretim görevlisiymiş. Adamın söylemi öyle sert ve netti ki, ben bile Türklerden korktum)

 

Meğer Avrupa’da  yaramaz çocuklar hâlâ, ‘ Türkler geliyor ‘ diye korkutuluyormuş.. Ali Kozan

13/3/2007

FANZİN KİMLİK

 

                 Masanın üzerine bir elma koydum.

           Elmanın içine kendimi. Ne büyük huzur!

                                                     Henri Michaux

 

 

 Fanzin genel kullanımıyla, ‘fanatik’ ve ‘magazin’ kelimelerinin kısaltılmasından oluşmuş bir kelimedir. Kısaltılan bu iki kelime dahi kimlik ve kültür çağrışımları yaparken  fanzinlerin kimler tarafından sahiplenildiğine baktığımızda, bu çağrışımların somutlaştığını görmek mümkün. 70’ lerde ilk örneklerini görmeye başladığımız fanzinler,  80li ve 90’lı yıllarda oldukça yaygınlaşmış; büyük kentlerin dışında küçük Anadolu şehirlerinde de fanzin dergicilik yankısını bulmuştu.  İlk bakışta hep muhalif kimliklerin sesi olarak egemen olana bir karşı duruş geliştirme çabası ya da, daha doğrusu, bu kaygıya bile girmeden egemen olana karşı bir çığlık görümündeydiler.

Hemen belirtelim, fanzin her daim kentli bir çığlık olma iddiasında olmuştur. Fanzinlerin kentlerde üretilmesinin bu çığlığa elbette ki etkisi yadsınamaz; çünkü kent öncelikle egemen olana alternatifler geliştirme mekanı olmuştur bizde. Ancak kentler kurulsa da kentleşmeyi beceremediğimizden,  o malum arada kalmışlık sendromu fanzinlerin yakasına da yapışmıştır. Fanzinlerin çığlığı da arada kalmış bir çığlıkdır; egemen olanla alternatifleri arasında gidip gelen. Arada kalmışlık yasal edebiyat  ve dergilerinde de tespit edilse de yasal edebiyatla, kaçak vuruşan edebiyat damarı olarak fanzinin önemli bir farkı vardır: Yasal edebiyat çığlık atsa da yine otoritelerinden, egemen olandan, hatta alternatiflerinden bu çığlıklarının yankılarını toplayarak büyür. Fanzin ise arada kalmışlığı dahil egemen olana, hatta alternatiflerine çığlıklarıyla küfür edip geçer çoğu zaman. Küfreden elbette küfrünün yankılarına kulak asmaz.  

 

 Fanzin, basitçe iki kelimenin kısaltılması olarak önümüzde dursa da, ülkenin yaşadığı malum kimlik bunalımının her derecede yansıdığı ve bu yansımaların   fotokopiyle çoğaltılarak yaygınlaştırıldığı alternatif kültür ve kimlik üretim araçlarıdır. Yani en azından böyle bir görünüm arz ediyorlar. Anarşistler, radikal solcular, islamcılar, milliyetçiler, rock ve havy metal müzik  fanatikleri, homoseksüeller, anti militaristler ve aklınıza gelebilecek egemen kültür ve kimliklerce zaman zaman ‘ ucube’ sayılan grup, kültür ve kimlikler kendilerine ifade yolu olarak çoğu zaman fanzini seçmişlerdir. Fanzinin söyleyecekleri şeyler olan ve bunları yasal mekanlarda dillendiremeyen grupların sesi olmasında, elbette ki siyasi ve kültürel değişimlerin her daim rolü olmuştur. Hatta zamanında ‘ucube’ sayılan kimlik ve kültürlerin bazıları zamanla,  hatta zaman zaman egemen olma zevkini de tadarak; yelkenleri suya indirmiş, kalabalığa karışmış ve hatta kalabalığın adı olmuşlardır. 80-90’lı yıllarda fanzinlerin çoğalması ve yayılmasında o dönemdeki siyasi değişimlerin etkisi büyüktür. Cumhuriyet döneminde büyük siyasi değişimler, her zaman ilk saldırıyı kimliklere yaparak kendi değişimlerini pekiştirmişlerdir. Bütün ‘kaka’ kabul edilen şeyleri bertaraf ederek, egemen basit bir kültür ve buna uygun bireyler yaratmak ilk düsturu olmuştur efendilerin. Çok kültürlülük, çok kimliklilik önce temelleri sağlam olmayan bir tevhide sürüklenmiş bu kavramların içi boşaltıldıktan sonra da tekrar parçalara bölünmüştür.

Seksen sonrası her alanda hissettiğimiz ‘aynılaştırma’ operasyonuna karşı  tepki fanzin görünümünde çıktı karşımıza. Kendini ‘farklı’ gören ve olduğu gibi yaşama koşullarını talep eden her  grup, kimlik, kültür kendine bir fanzin edindi. Yeraltından ilerleyen bir muhalefet, bir direniş olma özelliği ön plana çıkıyordu fanzinlerin; kentin ara sokaklarını, varoşlarını, hayatımızın çıkmazlarını sahiplenerek.  Kentin her köşesinde ummadığınız bir anda siyah-beyaz bir fotokopi elinize tutuşturulabilirdi; sunulan dünyanın bir parçası size denk düştüğünde o fotokopiyi saklar hatta çoğaltır, veya yırtıp atar ve o dünyanın renklerine arkanızı dönerdiniz. Egemen olan üzerinde etkisi çok hissedilmiyordu ya fanzin üretiminin, kendini kıyıda hissedenler üzerinde etkisi küçümsenemeyecek kadar büyüktü.  Fanzinler sayesinde  Türkiye’de yeraltı edebiyatı gelişmese de, yeraltından ilerleyen ve arada yeryüzüne çıkarak küfreden bir muhalefetin varlığını hissediyorduk... Fanzin üretim,  elma kurdumuz olarak sahipleneceğimiz tek adayımızdı belki de...

 

2000’li yıllarda  fanzin giderek etkisini kaybetti. Aynılaştırma operasyonu, özellikle  medyayı kullanarak son vuruşu yapma safhasına geldi. Kimliklerimize, kültürümüze yapılacak bu vuruşla nakavt olacağız belki de; sorun yenilmek değil, asıl üzücü olan  bu yumruğun acısını  bizden sonrakilere iletememek, anlatamamak. Acı sanatsal üretiminin en büyük atar damarlarındandır çünkü. Fanzin alternatif bir üretimdir her şey den önce, ancak o üretimde sokaklardan çekilmiştir. Bütün ara sokaklar ana caddelerin kaderine bağlanmıştır artık; daha doğrusu,  bütün kentler artık ana caddelerden oluşmaktadır . Ana caddelerde ise üretim yoktur; sadece egemen kültürün türetilmesinin ve yaygınlaştırılmasının telaşı vardır.

 

Şimdi elma kurdumuz olarak neyi sahipleneceğiz? Ya da kendini elma kurdu olarak hissedenler,  kendilerine mekan olarak nereyi seçecekler? İnternete çekilen fanzinler artık elma kurdu olabilme özelliklerini kaybetmişlerdir. Aslında fotokopi olarak çıkan fanzinler de , içeriklerine baktığımızda, bu özelliklerini koruyamamışlar;  muhalif ses olma özelliklerini bir kenara bırakıp  ana caddelerde kaybolmuşlardır. Hem internet hem de fotokopi fanzinlerde aynılaşmanın sızısını hissederken, bu sızının da aynılaştığını görüyoruz. Yani artık fanzinler de  fotokopiyle veya internetteki mekanlarıyla, birbirlerine benzemekte hatta birbirlerini kopyalayarak tekrar etmektedirler. En belirgin değişim ise, fanzinler artık kentleri mekan olarak seçmiyorlar; ancak eskisine göre daha kentli bir dil kullanıyorlar.

Çelişkiler ve arada kalmışlık duygusu bu ülke insanın kaderi. Bu yüzden fanzin üretimden umudumu kesmiş değilim; muhalif diline ve kimliğine dönecektir ya da yeni bir dil ve kimlik geliştirerek varlığını sürdürecektir. Ya elma kurdumuzu bulduğumuz zannı...

 

Kaçacak yerimiz kalmadı, kendimizi huzurlu hissedeceğimiz mekanlarımız yok. Kapana sıkışmış hissiyle, varlığımızı korumak güdüsüne saplanıp kalmış durumdayız. Sanki sokakta karşılaştığımız  bütün yüzler aynı; yazılanlar, resimler, filimler bir şeyleri tekrar edip duruyor sanki. Sanki mevsimi geldi de derimizi değiştiriyoruz. Parmak izlerimizin bile aynılaştığından şüpheleniyoruz bir yandan ; derinleşen farklılıklarımızın kaosundan korkuyoruz öte yandan. Kent üzerimize üzerimize geliyor ; arada kalmışlık duygusu hala dipdiri. Peki elma kurdunun huzuru nerede? Ya da bu ülke de elma kurdu olmak mümkün mü ki...                  

2006

Ali Kozan

      Hece Dergisi'nde yayımlandı.

22/2/2007

Fransız Edebiyatı

 

İnsan, hayvan ile Üstüninsan arasında gerili duran bir iptir, uçurumun üzerinde duran bir iptir. Nietzsche

Şu malum uçurum meselesi… Kitapçıları gezmeyi sever misiniz, bilmem. Benim en büyük zevklerimden biridir, kitapçılarda vakit geçirmek... Şiir reyonundan başlayıp, tek tek bütün reyonlara söyle bir göz atarım; ayakta duramaz hale gelinceye kadar, bazen kitapçının sabrını denercesine, kitapçı kapanana kadar... Bir de kitap alacak param yoksa, değmeyin keyfime…

Belki de bütün yazarların katil olduğu savı doğrudur, belki de ben kendi katilimi aramaktayım. Ya da şöyle denebilir: Herkes kendi katilini aramaktadır; kimi kitapçılarda kimi sokaklarda vs... Belki de ben, bir uçurumu arıyorum, yo yo bir uçurumun yankısını... Nietstche "Ne isen o ol!" derken, kendisinin bir uçurumun yankısı olduğunu biliyor muydu?. Belki de o gerçekten bir uçurumdu, onun takipçileri o uçurumun yankısı. Nietzsche'nin hasta yatağında çekilmiş fotoğraflarını görünce, sadece su geldi aklıma: İnsan ne kadar da zavallı ve çaresiz, ölümün karşısında… Ve gözlerindeki o ifade, sanki gerçek uçurumu görmüş olmanın korkusu sadece... Sanki son bir sey söylemek istiyor, tüm çılgınlığını özetlemek için:

Herkes kendi uçurumuna dönüşsün…

Bir yazarı seçmek, bir kitabi raftan, o kitapların arasından çekip almak; gelip durmak gibidir bir uçurumun kenarında… Uçuruma kadar gelmeyi göze almış biri, neden birden bir kararsızlığa düşer, durup şöyle bir baktığında manzaraya... Uçuruma dönüşmek veya durup kenarında uçurumun yankısını dinlemek. Tereddüt. Bir kez düştü mu bu kararsızlık çemberine sanki bütün direncinizi, gücünüzü kaybedersiniz… Hani boşluğun sizi içine çekmesi var ya... Hani bir kitabı sondan okumaya başlamak var ya... Hani bir dizenin günlerce beyninizde gezinmesi var ya... Bütün bunlar bir uçurumun kenarında volta atan bir mahkumun davranışlarından başka nedir? Evet bu son cümle belki de hayati özetlemektedir...

Belki de yazarların katil olduğu doğrudur. Belki de ben, beni uçuruma itecek birini aramaktayım… Belki de…

II

Yeni bir şehre taşındığımda, hastanelerin, karakolların, okulların yerlerini öğrenmeden, kitapçıların yerlerini öğrenirim... Bu bana hapishaneye götürülürken kaçma plânları yapan mahkumları hatırlatı-yor... Ama sunu tekrarlıyorum kendi kendime: Bir hapishaneden kaçıp bir diğerine yerleşiyoruz... Üstelik özgürlük... Neyse...

Paris'te de hemen kendime bir kitapçı seçip orayı mekan eyledim... Üstelik oturarak kitap okuma olanağı bile var... Züğürt tesellisi yani...

Güncel Fransız edebiyatı, roman ağırlıklı bir edebiyat... Her yıl yerli ve çeviri olmak üzere üç bin civarında roman basılmakta. Çevirilerin bolluğu dikkatimi çekiyor, zengin devlet olmak bir başka diyorum. Arap edebiyatından, Uzak Doğu edebiyatından, Avrupa edebiyatından, anlayacağınız dünyanın hemen hemen her ülkesinden önemli yazarların çevirilerini bulmak mümkün... Aslında ne büyük bir zenginlik bir ülke kültürü için... Düşünsenize hep açlıkla andığımız bir Somali'den veya haritada bulmakta güçlük çektiğimiz Fildişi Sahili'nden ya da Mao ve karatesi dışında ilgilenmediğimiz Çin'den çeviriler bulmak ne büyük zevk...

Bu durum biraz kafamı bozmadı değil, tabii yine Türkiye'yi düşününce... Neden biz bunları yapamıyoruz. Neden bırakın Uzak Doğu'yu, komşularımızın edebiyatından bihaberiz... Mesela İran edebiyatından, Türkiye'de bulamadığımız birçok ismin çevirisi mevcut... Hatta İbni Arabi, İmam Gazali, İbni Sina, Mevlana, İbni Hazm vs... İslam Felsefesi'nden çeviriler... Neyse bu sorunun siyasi ve ekonomik boyutlarını şöyle bir kenara koyalım…

Şiire gelince. Galiba şiirin bu yüzyıl için kaderi; okunmamak... Açıkçası Türkiye'deki kadar şiir de üretilmiyor... Ama şiir kitapları basılıyor, romanlar kadar sattığı da söylenemez... Kitapçıdan öğrendiğime göre, en çok aşk şiirleri antolojileri ile eski şairlerin kitapları talep görüyormuş... Edebiyat dergilerinde de öyle bizdeki gibi her sayıda 8-15 şiir yayınlanmıyor… Mesela şiir dergisi olmasına rağmen Aujourd'hui Poème dergisinin Aralık sayısında, üşenmedim saydım, sadece 5 şiir yayınlanmış; bunların da ikisi bir kitaptan alıntı...

Konu dergilerden açılmışken... Malum bizde iki kişi bazen tek kişi bile kendi başına dergi çıkarıyor. Bu da dergilerin çokluğu, içeriklerin boşluğu sorununun Türk edebiyatının gündeminden düşmemesine sebep oluyor... Dergi çokluğunun bir tıkanmışlıkla da ilgisi var elbette... Neyse, geçelim, uzun konu...

Paris'te bir gazete bayiine girdiğinizde (Dergiler genelde kitapçılarda değil gazete bayilerinde satılmakta.) gözünüze sadece birkaç edebiyat dergisi çarpıyor... Aslında her konuda dergi de bulmak mümkün: Bahçıvanlık, sanat, müze, koleksiyon, avcılık, çiftçilik, bilim, gezi, siyaset vs. dergileri.

Edebiyat dergilerine dönersek:

Magazine Litteraire 19. yüz yılın başlarından beri çeşitli yazarlar vasıtasıyla tartışılan 'edebiyat ve homoseksüellik'i Aralık sayısında bütün yönleriyle ortaya koymuş...

Lire: Aslında edebiyatla uğraşan herkesin kafasına takılması gereken bir soruya cevap arıyor Aralık-Ocak sayısında: Klasik eser nedir, modern eser nedir? Klasik modern tartışmasını sürdürürken asil önemli soruyu da sormadan edemiyor: Gelecek yüzyılda klasik diye neleri okuyacağız? Ayrıca Fransa'da 2003 yılı içinde yayılan eserlerden ilk 25 iyi eseri belirlemiş... Hemen belirteyim, birinci, Philippe Claudel'in Les Ames Grise (Gri Ruhlar) isimli romanı… Gri olumun ya da zamanın grisi değil, kötülüğün grisi… Birinci Dünya Savaşı'nda geçen biraz karanlık bir roman…

La Quinzaine Littéraire : 15 günde çıkan edebiyat gazetesi seklinde... Aralık sayısında, Henri Michaux, Italo Calvino, Picasso üze-rine yazılar bulunuyor...

Lecteur/Ecritur: İlk roman nasıl yazılır, nasıl yayınlanır: İşte size önemli bir konu: İlk kitap, ilk yayınlama tecrübesi... Aralık sayısını işgal etmiş durumda...

Aujourd'hui Poème: Her yerde bulunabilen tek şiir dergisi; şiirden çok şiir ve şairler üzerine yazılar yayınlanıyor. Benimse gözüme çarpan, algıda seçicilik galiba, hiç sevmediğimden olsa gerek şiir yarışmalarının duyuruları, tam 15 duyuru... Ödüller mi, 750 ile 2000 Euro arasında para veya yayınlama vaatleri...

III

Ölüm ve Şair...

Ekim ayı Jean Cocteau'nun (1889-1963) kırkıncı ölüm yıl dönümüydü. Bu nedenle birçok edebiyat dergisi onun hakkında yayınlar yaptı. Ayrıca tüm eserleri tekrar yayınlandı.

Aslında Jean Cocteau, iyi Fransız şairleri sayılırken adı geçmeyen bir şair. Gerçi ona sadece şair demek de haksızlık olur, çünkü sanatın hemen hemen her dalında at koşturmuş. Şöyle denilebilir: Cocteau şair, yazar, eleştirmen, tiyatro oyuncusu, senaryo yazarı, sinema oyuncusu, ressam… Ancak her fırsatta şairliğini öne çıkarmayı denemiş. Bütün ürünlerinin temelinde de şiirin ilhamı mevcut, belki de sürrealizme yakınlığının en büyük sebebi de bu ilham. Zaten ona göre bir şair her şeyi yapabilme becerisine sahiptir: "Ailelerin kotu seyleri kastederek kullandıkları su cümleyi sairler için söylemeli-yiz; bir sair herşeyi yapabilme becerisine sahip olmalıdır. Çünkü şairler toplumsal düzeni rahatsız ediyorlar. Onlar sistemi bozuyorlar, kol kola girip dans etmeyi engelliyorlar, uyuyanları irkilterek uyandırıyorlar. Onlar oyunun kurallarının değişmesinde ısrar ediyorlar…"

Daha dokuz yaşındayken babasının intihar etmesi, onun eserlerinde intiharın ve kanın iki temel konu olmasının başlıca sebebi olsa gerek ( İlk filmi Le Sang d'un Poéte - Bir Şairin Kanı). Kışkırtıcılığın da iki temel konusudur zaten; ölüm ve kan... Bu kadar seyi bir arada yapan bir insan, ya bir şeyden kaçıyordur, ya da acelesi vardır yasamak adına... Ama o hep bir suçluluk psikolojisiyle yasamış... Bunu da Le Testemente d'Orphée (Orphée'nin Vasiyeti) filminde, hayali bir jürinin önüne çıkarak sorar "Söyleyin, suçlu muyum, suçsuz mu?" Bir yargıç ayağa kalkar ve bağırır : "Suçlusun, bütün suçlardan sen sorumlusun"...

Belki de doğrudur: Bütün sanatçılar, işlenen bütün suçlardan sorumludur… Bu suçluluk duygusu, belki de sadece yaşıyor olmaktan kaynaklanmaktadır…

Oysa Filistin'de yaşamla ölüm arasında ince bir çizgi mevcuttur... Ölüm duygusu her gün ama her gün kendini hissettirir. Evet bir işgale karşı bir direniş vardır ama, bu aynı zamanda hayata, onun acımasızlığına da karşıdır... İşte Mahmut Derviş böyle bir ortamdan çıkıp gelen ama aşktan, mutluluktan bahsetmeyi de ihmal etmeyen Filistinli bir direniş şairi.

İşte son kitabı Murale (Duvara Asılı) ile ilgili Magazine Litteraire de yayınlanan bir söyleşisinden alıntılar:

"Murale'in tamamı, özel varoluşsal bir deneyimin yankısıdır. 1998 yılında bir kalp krizi sonrası ameliyat olmak zorunda kaldım; ağrı kesicilerin etkisiyle tamamen sayıklamalarla karşı karsıya kalmak… Karışık, bulanık düşüncelerim bir yerden başka bir yere gidiyordu, sayıklamalarımın bir bölümünü şiir sahiplendi. Bu ölüm düşüncesi değil, ölümle savaşmaktı.

Bir seyler birikmiş olmalıydı ki, hastaneden çıktıktan bir yıl sonar yazmaya başladım. Bu kitabin benim son kitabim olacağını düşünüyordum. Bu yüzden bütün şiir biçimlerini seferber ettim. Ölümün yegane konusu olmaması için uğraştım. Sonuçta kitap yaşamın övgüsüne dönüştü. Kitabin ismi Murale'de (Duvara Asılı) ise İslam öncesi Arapların şiirlerini Kâbe duvarlarına asmalarından etkilendim. Bu kitap benim ürünlerimin özetidir, okumaya bu kitapla başlanabilir, bu kitapla bitirilebilir...
......
Şiirlerimde çok düzeltme yaparım. Yeniden okumalar kötü yönlerin elenmesini sağlar.

Ben bana benzemeyen bir şiiri aramaktayım…

Ölümle yasam arasında,zaman yok; zaman geçmiyor. Bu bir şimdisizlik ve mekansızlık. Sonsuzluk belki de... Bütün hayat hikayemi tekrar gördüğüm bir anda bilinçaltı kendi dilini buldu: Şiirsel ilham. ......

Fakat sırt sırta verip Şaron hükümetiyle, Filistin yönetimini gönderilebilir mi? Şaron ve Arafat aynı sorumluluklara mi sahipler? İsrailli entelektüeller kurbanı kınama eğilimi içindeler.

Başlıca sorun şu ki; biz işgal edilmiş bir halkız. Daha ne verebiliriz? Verecek hiçbir şeyimiz yok artık!!!

Hiçbir şey tamamen öldürülemez. Sadece ruhlar vardır. Görüntüleri ve mekanları değiştiren. Murale."


Yani kısacası… Şu malûm uçurum meselesi
….

(Aralık 2003, Paris)

 

             Ali Kozan

 

            Lika Edebiyat 

 

 

 

>