9/5/2007
PARİS SIKINTISI 1
yol uzar ne de olsa
uzadıkça kaçağın ömrü.....
1-
Yabancı olduğum bir ülkeye,bir şehre gelmedim sanki ; yorgunum, huzursuzum, uyuyamıyorum..
İnsanlar,insanlar,insanlar.... Benim ilgimi insanlar çekiyor, yaptıkları binalar, sokaklar değil. Lisan öğrenmeyi de en çok, bu renkli insanların arasına katılmak için istiyorum galiba. Fakat tanıdığım herkes, binaları gösteriyor bana ; insanlardan ise korkuyorlar. Burada da insanların ilk tepkisi (yakınma şeklinde daha çok) tepkisiz olduğum yönünde. Paris’in binalarının güzelliği karşısında şaşırıp kalmamı bekliyorlar. Şaşıramadığımı söyledim, tepkisizliğimin nedeni olarak.
Ben, beni şaşırtan insanları seviyorum ; yazık ki sayıları giderek azalıyor.
2-
Buranın yerlisi olmadığımı anladım ; çünkü bugün, kursa giderken kayboldum.
Paris’i insanlara benzeterek sevmeye çalışsam da olmuyor.
Çünkü Paris,güzel ama soğuk bir kadın ;hiç kimsenin güldüremeyeceği....
3-
Sınıfta bir ispanyol, heyecanla bana soruyor :
-Türklerin anadili de ispanyolca değil mi ?
Kısa süren bir afallamadan sonra :
-Evet evet, biz de ispanyolca konuşuyoruz hem de aksansız.
4-
Dost başa düşman ayağa bakar sözünün yanlış olduğunu bugün öğrendim: Çünkü Çinliler küçük ayaklı kadınları güzel sayıyorlarmış. Hatta kadınlar ayaklarının küçük olması için, küçük yaştan itibaren demir ayakkabı giyiyorlarmış. Ancak bu gelenek Mao tarafından yasaklanmış.
Birgün sınıfta güzellik anlayışını konuşuyorduk, Çinli bir genç, benim için kadının küçük ayaklısı güzeldir deyince aklımdan hemen şu cümle geçti: Yasak geleneğe işlemiyor.
Gerçi aynı Çinli, Türkiye’de Maocular olduğunu söylediğimde; salak mı onlar diye tepki vermişti. Neyse yine de, düşman ayağa bakar deyip kendi atalarımıza sahip çıkalım dostlar…
5-
Varoluş, yalnızca acılara indirgenebilse nasıl da kolaylaşırdı her şey !
Tepeden tırnağa acılarla dolu olmak !
Tanrıyı yatsıyan bir düş bu...
(Samuel Beckett)
Kendime bir tabak salata hazırladım ,bol sirkeli ve zeytinyağlı. Birşeyler eksikti ya da birşeyler fazlaydı ki tadını alamıyordum. Eksiklik nedir bilmiyordum ;hayır hayır,düzeltiyorum, tamlık neydi ? Düşünmemek için çırpınıyorum, çünkü düşünmek, acıtıyordu. Ve acılarımdan kurtulmak için her şeyi denemeliydim. İştahsızdım. Zorlanarak da olsa yedim hepsini. Bulaşıkları yıkadım. « çoğul düşler acılarımın kılıfı » dizesiyle başlayan bir şiiri yazmaya koyuldum. Yazmak istemiyorum ,çünkü yazmak... Sonra böyle bir dizeyi yıllar önce yazdığımı hatırladım. Hatırlamak istemiyorum, çünkü hatırlamak. Uyuyabilseydim bel ki kaçabilirdim. Uyuyabilmek için her şeyi yaptım, ılık süt dahil. Hayır hayır ,söz konusu değildi kendimden ayrılışım ya da kendime dönüşüm. Bu hal günlük bir şeydir dedim, gelir geçer. Cümle kendini tamamladı ;hayat da öyle. Duymamışlıktan geldim. Uyuyabilmek için her şeyi yaptım.
Uyandığımda her yerim tutulmuştu , sabaha kadar bir inşaatta çalışmışçasına. Aynaya bakmadım. Kahvaltı yapmadım. Sokağa attım kendimi. Fakat o eksiklik. Sanki bir yanım evde uyuyordu hâlâ. Geri döndüm ve koca harflerle yazdığım şu notu, kapıya yapıştırdım :
RAHATSIZ ETMEYİN!!!
(Meraklısına: Paris’de 2001-2004 arası tutulan
günlük tarzında kısa yazılar .
Bir kısmı Kırklar Dergisinde yayımlandı.
Devamı sadece burada yayınlanacak .)
Ali Kozan

0 yorum yazılmıştır