« Önceki |

23/9/2008

ALİ KOZAN İLE İLK KİTABI ÜZERİNE SÖYLEŞİ/ALİ K. METİN


 

Görsel şiir,augusto de campos

olho por olho
eye for eye
1964
















  



1)
     
Şiirinde çocukluğa ait göndermeler önemli yer tutmakta. Ancak kitabındaki çocukluk göndermelerinin geçmişe duyulan özlemle bağlantılı olduğu kanısında değilim. Daha çok bir uyumsuzluk arketipi, daha doğrusu tecrübesi ve iklimi olarak çocukluğunu şiirinin idrak alanına taşıdığın söylenebilir. Soru şu: Sen nasıl bir çocuk idin? Bu çocuk şimdi ne halde, n’apar?

        Şairi, hep yaramaz bir çocuk gibi algılarım. Şiiri de yaramaz çocuğun oyuncağı. Şairin dünyaya bakışı bir yap-boz oyunu gibidir.Dünyayı, verili bilgilerin dışına taşır;hayatı ve hayata dair ne varsa her şeyi yeniden yorumlar. Her şiirde yeni bir dünya inşa eder, bir sonraki şiirde yıkabileceğini düşünerek. Ben de dünyayı ve hayatı, çocuk gözüyle yorumlamayı seviyorum galiba. Böylece dünyayı yıkıp, yeniden yapmak kolaylaşıyor. Belki de bu yüzden, şiirimde sık sık çocuk imgesine, çocukluğa ya da çocuğun imgelediği bir dünyaya göndermeler yapıyorum. Ama hemen belirteyim, şiirimdeki çocuk, hani şu büyümüş de küçülmüş diye sevilen çocuklardan.Dediğin gibi, çocukluğuma bir özlem değil. Ama kendi çocukluğumdan hareketle yazdığım dizeler de elbette mevcut.

          Çocukluğum  Elbistan’da geçti. Şimdi o günlere dönünce, sadece büyüdüğüm mahalleyi ve çocukluk arkadaşlıklarımı özlemle anıyorum. Çocukların karakterinin şekillenmesinde mahalle kültürünün önemine, kendi tecrübemden hareketle çok inanırım. Ne yazık ki artık, oralarda da bir mahalle kültüründen bahsetmek mümkün değil.Nasıl bir çocuk olduğuma gelince, hep efendi olmak zorunda kalan bir çocuktum diyebilirim . Efendi ve uslu olmak, bizim toplumumuzda  ‘iyi çocuk’ payesinin verilmesinin  koşulu galiba. En iyi çocuk, en az sorun çıkaran çocuktur. Ne gariptir ki ailede ve toplumda haylaz olan çocuğa, gizli bir sevgi ve ilgi beslenir. Belki de çocuklar, bu gizli ilgiyi keşfedince yaramaz oluyorlar. Belki şair de, bu gizli ilgi ve sevgiyi keşfettiği için yaramaz oluyordur.

          Elbistan’da büyüdüğü sanılan çocuk , şimdi efendi görünümlü haylaz şiirler yazmaya çalışan bir çocuk olarak Ankara’da.

 2)      “haylaz bir çocuğum ben / bir tanrıya geçmedi nazım” mısraların, Kapı Aralığından Bakarken’in duygu ve imgelem dünyasını neredeyse bütün olarak yansıtabilecek özsel bir derinlik içinde okunabilir. Bu duygu ve/ya imgelem kökünün, şairi  “varsın bir beden büyük olsun hayat” “varsın bir beden küçük olsun aşk” mısralarıyla karşılaması elbette olağan. Ne ki hayatın şaire büyük geldiği yerde şiir de hayatın gerisine düşme tehlikesi yaşamaz mı? Genelde şiirin, özelde kendi şiirinin hayata naz yapma hakkı olduğunu düşünüyor musun?

        Şiirin hayatın gerisine düşmesi, ancak muhafazakar bir şiir yazıyorsanız mümkündür bence. Sadece bu durumda , hayat şiire de şaire de büyük gelir. Bense şiirin, aynen dil gibi, evren gibi sürekli bir değişim içinde olduğuna inanırım. Bu nedenle de şiirde zaman ve mekânın kullanımına, özellikle dikkat ederim. Zamana ve mekâna mahkûm olmamak adına, insan hallerine dayalı bir şiir yazmaya çalışırım. Biliyorum ki insanlar bu ülkede de, dünyanın öbür ucunda da benzer varoluşsal sorunlarla yaşıyor. Ya da sadece yaşıyor olmanın hüznüyle, pratikleriyle bir dünya örgütleniyor diyebiliriz. Dünyanın her yerinde aşık oluyor insan, öfkeleniyor ,bunalıyor, gülüyor, öldürüyor, sevişiyor, suç üretiyor, suç işliyor; yani benzer tepkiler gösteriyor hayata karşı. Ben de bu tepkileri, mümkün olduğunca en ilkel haliyle ele almaya çalışıyorum. Belki bu nedenle, hayatı ve şiir bulantı ve baş dönmesi olarak görüyorum. Belki bu nedenle güleç sözcüklerim, güler yüzlü şiirim yok; okuyucuya da bir vaadim yok. Okuyucuya çok imgeli, çoktan seçmeli bir dünya sunuyorum; seçeneklerimiz olduğu yanılgısı biraz olsun rahatlatır ve tebessüm ettirir belki diye. Okuyucunun benim gösterdiğim noktanın, anlamların, anlamsızlıkların ötesine geçerek şiirime bir tebessüm katmasını bekliyorum. Çok şey bekliyorum her halde.

         Ancak bazen şiiri nazlı bir kadın gibi algılamanın hoşuma gittiğini söyleyebilirim. Ki naz kadının hem hakkı hem de albenisidir. Belki de güler yüzlü kelimelerimi, bu şiirlere saklıyorumdur.

 3)      Kapı Aralığından Bakarken kitabında, bir yanıyla modernlikle gelenek arasında sıkışmış, bir yanıyla da bu iki var oluşsal referans arasında gelgitler yaşayan özne hallerinden bahsetmemiz mümkün.  Bu aradalık hali biçeme de yansımış gözüküyor. Burada modern ile gelenekselin birbirine karıştığı zihinsel, yaşantısal ve poetik aura’yı kastederek sorarsak, gerek ontolojik gerekse poetik anlamda bir kararsızlık hali yaşadığını düşünüyor musun?

         Şiirde ilhamı önemseyenlerdenim. Bir kararsızlık, aradalık hali var gibi görünüyorsa da, şiir kendini öyle kurguladığı içindir. Şiir poetikalarına da aslında şairin kendi şiirini yorumlaması olarak bakarım. Poetikadan önce şiir vardır. Yazdığımız şiir üzerine, bir kurgulamadır aslında poetika. Poetikama uygun bir şiir yazayım deyip, şiir yazılabilir  belki. Böyle yazanlar da vardır herhalde. Ama benim şiirlerin omurgası, genelde tek seferde çıkar. Bu omurga üzerine çalışırım elbette. İşte poetika dediğimiz şey,  bu çalışma döneminde kendini gösterir. Şiir üzerine çalışırken omurgayı bozmamaya çalışırım, çünkü benim için önemli olan o ilk haldir Bu çalışma ile varoluş sorunları etrafında kendini var eden, bir insan ya da dünya modeli sunmayan, ideolojik gözlük kullanmayan, okuyucuyu şiir karşısında aktif kılmaya çalışan bir şiir üretmeye çalışıyorum. Bunu yaparken de, tabii ki içinde yoğrulduğum toplum ve coğrafya beni etkiliyor. Eğer bir arada kalmışlık varsa, işte o, kendini bağlı hissettiğim coğrafyanın ve toplumun genel karakteridir.

    Benim için şiirin özünde değişim vardır, deney vardır. Bu düşünceyle şiirimde biçemle, özneyle oynarım; deneyler yapmayı da severim. Bu hal dışarıdan kararsızlık gibi de algılanabilir. Sonra üzerinde çalışmayı bitirdiğim şiiri dinlenmeye bırakırım, çünkü bu çalışma sırasında yorulur ve kendine gelmesi zaman alır. Kendini bulduğuna inandığım zaman da yayımlayarak, şiiri öldürürüm. Yeni bir şiir deneyebilmek için, varolanı öldürmek gerekir bence. Yoksa elimizdeki şiir, kendine benzer şiirler doğurur; eğer doğurgan bir şiir ise tabii ki.    

 4)      İzleksel düzeyde olmasa bile ‘intihar’ imgesine şiirinde sıkça rastlıyoruz. Şiirine bakarak düşünürsek, intihar imgesinin bilişsel bir bunalımla ilgisi olmadığı, olsa olsa ontolojik yani eylemsel bir çıkmazı imleyebileceği anlaşılmaktadır. “akamadım üzgünüm hak bellediğim yolda” mısrasıyla intihar imgesi arasındaki ilişki konusunda nasıl bir ipucu verebilirsin?

         Aslında bu mısra ile şiirimde betimlediğim intihar arasında sıkı bir ilişki olduğunu söyleyemem. İntihar, yani ölüm iradesi hep insanoğlunun gündeminde olmuştur. Semavi dinler tarafından yasaklanan bir ölüm şeklidir aynı zamanda. Çoğu zaman tanrıya küfür veya şirk olarak görülmüş. Yaratan ve ölümü belirleyenin Tanrı olduğu düşüncesinin bir sonucu tabii ki bu. Şiirimde, intiharı  bir seçenek olarak gördüğüm de oldu. Tavsiye değil tabii ki. İçinde yaşadığımız toplumda bir seçenek haline dönüşmesinden dolayı, intihar şiirime de ilginç bir seçenek olarak girmiştir. Bizi kuşatan zaman  için konuşursak, insanı hayata bağlayan seçeneklerin azaldığı düşüncesi ben de hep canlıdır. Varoluş sıkıntısı ve farkındalığın ağırlığı, bence her zamankinden daha ağır günümüzde. Farkındalık diyorum, ki bu olup bitenler karşısında susabilirsiniz, ama görmezden, duymazdan gelemezsiniz demek. Bu direnmek demek, bu tırnaklarınızı yemenizin bile bir direnme şekli olduğunun kabulü demek. Bu aynı zaman diliminde bir yandan Irak’ta, insanoğlunun yaptığı en gelişmiş silahlarla insanların öldürüldüğüne;  Afrika’da en ilkel silahlarla yapılan katliamlara tanık olmanın ağırlığı demek. Bu hayatı bir çıkmaz sokak olarak algılamak, ana caddeleri sevmeyen bir şiiri betimlemek demek. İnsan hallerinden bahsederken yolunuz mutlaka intihardan da geçer. Ama benim ilgilendiğim iradi ölümden çok diğer intihar çeşitleri. Benim için, bir çocuğun annesini öldürmesi veya çocukluğunu yok sayması da o çocuğun intiharı demek.      

 5)      Sevimsiz ama kurcalayıcı bir soru daha: Kitabına neden “Firar Hazırlıkları” adını vermedin ki? Kitap boyunca kendisini hissettiren varoluşsal bir devinim ve teyakkuz söz konusu. Oysa kitabının adından bu çağrışımı edinmek zor. Haksızsak, de ki haksızsınız.

          Kitabın ismi, dosya bitmeden çok önce hazırdı. Kapı aralığından Bakarken ismini, kitapta yer alan şiirlerin ortak ifadesi olarak görüyorum. Çünkü bu kitapla kapı aralığından dünyaya bakarak, bir yandan dünyayı varoluşsal sorunlarla ilişkili olarak yeniden kurguluyor, hayat üzerine yargılarda bulunuyorum, diğer yandan tam da bunların ortasında kendimi bir oyuna dahil ediyorum. Kapı aralığından bakıldığında hayat; kurgular, yargılar ve oyunlardan ibaret kısaca. Ama kitap, kapı aralığından  görünenle yetinmeyen, ötelere gitmeye çalışan şiirlerden oluşuyor benim gözümde.

           Firar Hazırlıkları, kapı aralığından gördükleriyle bile firar hayalini hayatın merkezine koyan bir şiir. Aslında yazılan her şiirde, bir firar yaşandığımız yanılgısına olan inancımız, hâlâ şiir yazmamızın, şiiri önemsememizin bir nedeni diyebilirim. Ama gerçekte firar edebilen çok az. Selam olsun firar edebilenlere!



HECE DERGİSİ 141. sayı-Eylül 2008

13/9/2008

KİTAP ÇIKTI

 İLGİLİLERE DUYURULUR:

 İLK ŞİİR KİTABIM ÇIKTI.

ANCAK DAĞITIM SORUNU YAŞAMAKTAYIZ.     

KİTABIN NERELERDEN ALINABİLECEĞİ BURADAN DUYURULACAKTIR.

 

ŞİMDİLİK alınabilecek yerler:

 

ANKARA  : BİRLEŞİK KİTABEVİ, İMGE KİTAPEVİ

 

BURSA     : EZGİ KİTABEVİ, CAN KİTABEVİ

 

TEKİRDAĞ : İLERİ KİTABEVİ, TEKİRDAĞ KİTABEVİ

 

İNTERNETTEN: www.gittigidiyor.com

3/9/2008

SOMUT/GÖRSEL ŞİİR HAREKETİNE BAKIŞ/ali kozan


Jean-François Bory

Dépression verbeuse

















 

SOMUT/GÖRSEL ŞİİRİN GELİŞİMİNE BAKIŞ


            İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkım ve bunalımın her alanda yenilenmeyle aşılmaya çalışıldığı, modernliğin yeniden ve daha acımasızca eleştirildiği, teknolojinin, görsel iletişim araçlarının yaygınlaşmaya başladığı bir ortamda somut şiir/sanat, Brezilya’da Noigandres Grubu ile İsviçre’de şair Eugen Gomringer öncülüğünde (1952-1953) yeni ve yenilikçi bir hareket olarak gündeme geldi. Bir çok ülkede taraftar bulan harekete, en çok Brezilyalı somut şairlerin katkısı olduğunu söyleyebiliriz. 1952 yılında Augusto de Campos, Harolde de Campos ve Décio Pignatari tarafından Noigandres dergisinin kuruluşuyla, Brezilya’daki yenilenme siyaseti de çakışır. O dönemde tüm bölgeleriyle birleşmiş, güçlü ve yeni bir Brezilya yaratma fikri, halkı ve devleti ayakta tutan bir ütopya olarak toplumun tüm katmanlarına yayılmıştı. Noigandres Grubu da bu yenilenme ütopyasına, yeni bir şiir ve sanat sloganıyla katkıda bulunmuştur.

Noigandres Grubu, yeni şiir poetikalarını biri ulusal, diğeri evrensel iki temele dayandırarak oluşturdu. Bir yandan köklerini ulusal edebiyata ve şiire dayandırırken, diğer yandan somut şiirin evrensel yapısını desteklemek adına hem batı geleneğinden hem de doğu geleneğinden beslenmişti; Ezra Pound, Mallarmé, Apollinaire, Maïkovski, Joce, Homére, Dante gibi isimleri somut şiirin öncüleri olarak gündeme getirmişlerdir. Bir sentez yaratarak şiiri ve edebiyatı ileriye taşımak ideali, bu hareketin karakteristik özelliği kabul edilir. Bu tutumun amacını tabii ki somut şiir hareketine, hem ulusal hem evrensel köklere bağlanarak meşruluk kazandırma ve güç katma olduğu tespiti de yanlış olmasa gerek. Bu çabaya rağmen Depré’ye göre Brezilyan somut şiiri, estetik prensipleriyle ulusal bir şiir olarak kalmaktan kurtulamamıştır.[ix] Bu görüş, Noigandres Grubunun hazırladıkları antolojilerle, yaptıkları somut/görsel şiir çevirileriyle, Fransa, İsviçre, Japonya gibi ülkelerdeki somut/görsel şiir taraftarlarıyla iletişime geçmeleri ve ortak projelere imza atmalarıyla, somut/görsel şiire evrensel bir karakter verme çabaları ve katkılarını elbette gölgede bırakmamalıdır.

1953 yılında grup, Ezra Pound ile iletişime geçer ve onun eserlerinin çevirilerini yapmaya başlar. Yeni şiir üzerine ilk teorik makale 1955 yılında Noigandres’ta yayımlanır ve bir kavram olarak somut şiirden bahsedilir. Teori Augosto de Campos tarafından daha çok, edebiyatla resim ve müzik arasında bir estetik uyum olduğu fikri üzerine kurulur. Décio Pignatari, 1954-1956 yılları arasında gerçekleştirdiği Avrupa seyahati sırasında, 1955 yılında Eugen Gomringer ile karşılaşır. Gomringer “ sözcüklere dayanan cümlesiz hareketli okuma”dan bahsederken, yayımladığı manifestoda yeni şiiri, “görülen ve kullanılan ve de hafızaya imaj olarak yerleşen” şiir olarak tanımlamıştır. Bir kavram olarak ‘somut’u kullanması ise, Noigandres Grubuyla iletişime geçmesi ve bu grupla ortak olarak ‘Uluslar arası Somut Şiir Antolojisi’ni 1956 yılında hazırlamasıyla çakışır. Gomringer 1959 yılında ‘Spirale’ isimli dergide grubun şiirlerinden örnekleri yayımlayarak, somut/görsel şiirin tanınmasına da katkıda bulunmuştur. Grup üyelerinin Fransa, İsviçre, İtalya gibi ülkelerde verdikleri konferanslar, 1958 yılında Noigandres’ın dördüncü sayısında yayımlanan ‘Somut Şiir Manifestosu’nun Japonya’da Kitasono Katué, Fransa’da Pierre Garnier tarafından yayımlaması, somut şiirin ve grubun uluslar arası alanda tanınmasını sağladı. 
                 
 Somut/görsel şiir Brezilya ve İsviçre dışında da taraftar topladı, özellikle farklı ülkelerdeki somut şiir taraftarlarının ortak çalışmaları, çevirileriyle uluslar arası bir harekete dönüştü. Birkaç ülkeye bakmak gerekirse: Japonya’da somut/görsel şiir, iki grup çevresinde geliştiğini belirtelim. Biri şair Kitasono Katué’nin kurduğu VOU grubu , diğeri ise Seiichi Niikuni etrafında toplanan şairler tarafından 1964 yılında kurulan ASA grubu.

VOU grubu 1935 yılında şairler, mimarlar, ressamlar, heykeltıraşların katılımıyla kuruldu. Aynı isimle yayımlanan dergide, Çin ve Japon şiiriyle ilgilenen Ezra Pound’a özel bir ilgi gösterilmiş, Katué, Gomringer ve Haroldo de Campos’a VOU’nun çıkmış sayılarını göndererek onlarla iletişime geçmiş, Haroldo de Campos ‘un şiirleri 1958 yılında, Noigandres grubunun somut şiir manifestosu 1964 yılında dergide yayımlanmış; Haroldo de Campos ise Katué’nin görsel şiirini Sao Paulo gazetesinde yayımlamış; Katué’nin ve VOU Grubu’nun bu çabaları Japon somut/görsel şiirin gelişmesini, tanınmasını sağlamıştır. Katué’nin somut şiir hareketinde zaman içinde az görünmeye başlamasıyla, Japon somut şiir taraftarı şairler Seiichi Niikuni etrafında toplanarak, ASA’yı bir çalışma grubu/atölye olarak kurdular. Niikuni ve ASA dergisi, Katué gibi uluslar arası bağlantılar kurarak somut/görsel şiir hareketinde aktif rol oynadı. Özellikle Fransız şair Pierre Garnier ile iletişime geçilerek ortak projelere imza atıldı. Ancak Niikuni, Katué’den farklı olarak somut şiirin görsel boyutunu ön plana çıkararak görsel şiire yönelmiştir. 1965-1974 yılları arasında çıkan ASA dergisi de, özellikle somut/görsel şiir üzerine yayınladığı makaleler, Almanya, Fransa ve Brezilya’daki somut/görsel şiir üzerine hazırlanan dosyalarla büyük katkı sağladı.[x]

           Almanya’da somut şiir denince, Grup Material ile Stuttgart Grubunu saymak gerekiyor. Material Grubu, Daniel Spoerri, Clauss Bremer, Diter Rot, Emmett Williams ve André Thomkins’ten oluşuyordu. Spoerri kurduğu Material isimli derginin, 1957 yılındaki ilk sayısı, 63 sayfalık 300 örnek içeren, somut şiir antolojisinden oluşuyordu ki, somut şiirin ilk uluslar arası antolojisi olarak kabul edilir. Max Bense öncülüğünde kurulan Stuttgart Grubu ise, 1960’lı yıllarda deneysel şiirler yayınlamaya başladı, özellikle tipografiden ve tasarımdan yararlandı.

          Fransa’da, somut şiirin öncüsü Pierre Garnier kabul edilir. 1928 doğumlu şair 1968 yılında yayımlanan Spatializm ve somut şiir (Spatialisme et Poésie Concrète) kitabıyla ünlenmiş, kavram olarak somut yerine Spatial (Uzaysal) kavramını tercih etmiştir. Garnier 1963 yılında Les Lettres dergisinde arka arkaya yayınladığı manifestolarla Spatial kavramını bir temele oturtmaya çalışmıştı. Şair sesli şiir, somut şiir, görsel şiir, şematik şiir gibi tüm deneysel şiir türlerinin genel adı olarak Spatial kavramını kullanır. Ancak bu kavramın şair ve takipçileri dışında kabul görmediğini belirtelim. Japon Seiichi Niikuni’nin de somut yerine spatial kavramını kullandığını görüyoruz. Her iki şair de yayınladıkları manifestolarda spatial şiiri, “Görsel olarak, tercümeye gerek olmaksızın, iletilebilen şiir; harflerin, sözcüklerin rakamların sessizliğiyle konuşabilen şiir” olarak tanımlarlar.[xi]

               İsveç’te Öyvind Fahiström, Çek Cumhuriyeti’nde Josef Hirsal, Ladislav Novak, Vaclav Havel, Hollanda’da Gerhard Rühm, İtalya’da Carlo Belloli gibi şairleri deneysel şiirin özellikle de somut/görsel şiirin temsilcileri olarak saymak gerekir.

                Görsel şiir dendiğinde çoğu zaman somut şiir kastedilse de, bu ikisi aslında birbirine akraba ayrı iki şiir hareketidir. Görsel şiir, somut şiirin şiire getirdiği yeni anlayışı, bir bakıma daha da ileri taşımak istemiştir. Somut şiir çalışan şairler, sözcükleri kullanmaktan vazgeçmeyerek onlara görsellik katarken, görsel şiir çalışanlar sözcükleri fotoğraf, resim, sinema gibi görsel sanatlarla, reklam diliyle birlikte kullanarak şiir üretmişler; çoğu zaman sadece görüntüleri şiir olarak sunmuşlardır. Görsel şiir, İtalya’da önderliğini Eugieno Miccini ve Lamberto Pignotti’nin kurduğu, şairlerden, ressamlardan ve müzisyenlerden oluşan Grup 70 tarafından ilk kez 1963 yılında somut şiirden ayrı bir hareket olarak ortaya konuldu. Grubun temel amacını, gelişen teknolojiyi ve kitle iletişim araçlarının yani medyanın dilini kullanarak şiire modern toplumda yeni bir yer edindirmek olduğunu söyleyebiliriz. Somut şiir ve görsel şiirin her ikisinin de kitle iletişim araçlarının genelleştirmesine karşı bir tepkiden doğduğunu söylemek de mümkündür. Somut şiir hareketi içinde yer alan, Pierre Garnier, Cosmos Kardeşler, VOU ve ASA Grupları, Gomringer gibi isimler aynı zamanda görsel şiir üretmiş ve bu hareketin içinde de yer almışlardı. Bu isimlere, Fransız şairler Jean-François Bory, Julien Blaine, Alman şair Franz Moon, Japon şair Yasuo Fujitomi ve İtalyan şair Adriano Spatolo’yu isimlerinin ön plana çıkmaları nedeniyle, bir çok şair arasından seçerek burada anmak gerekir.

Somut/görsel şiir hareketi, bu akıma bağlı çeşitli ülkelerin şairlerinin iletişimi sonucu kısa sürede tanınan bir hareket oldu.Hareketin uluslar arası ün kazanması ise, biri Stephen Bann tarafından İngiltere’de, diğer ikisi Emmett Williams ve Mary Ellen Solt tarafından Amerika’da yayımlanan üç antoloji sayesinde oldu. Ancak 1970’li yılların sonlarından itibaren somut/görsel şiir hareketi  gerilemeye başlamış, son dönemde de şiir üzerindeki etkisi oldukça azalmıştır. 



[i] Lorenzo Menoud, “ Poésies concrètes: de l’espace de la page à la scène de la rue”, www.infolipo.org; Marcel De Gréve, “ Le terme concret/definitions”, www.ditl.info.

 

[ii] Jacques Donguy, “Poésie Expérimentales Zone numérique (1953-2007)”, Edition les presses du réel, 2007, sayfa 186. Bu tarz şiirin antik çağlarda ve orta çağda Avrupa’daki örnekleri bu kitapta ayrıntılı olarak verilmekte.Yazıdaki şiir örnekleri eneysel şiir üzerine yayımlanan en güncel kitaplardan olan bu eserden alınmıştır.  

[iii] Yan Weijuan, “Mariage de la peinture avec la poésie, la calligraphie et sceau”, www.chinatoday.com.

Şiirle resmin birbirini karşılıklı olarak tamamladığı düşüncesiyle, Çin’de “Şiirsiz resmin eksik olduğu, resimsiz şiirin ise güzel olmadığı” söylenir.

 

[iv] Bérenger Boulay, “La réception des idéogrammes dans la poésie européen du début XX’e siècle,” www.fabulo.org.

[v] Didier Moulinier, “Poésie visuelle”,www.la-poesie-elementaire.net

[vi] Erdoğan Alkan, “Şiir Sanatı”,Yön Yayıncılık, 1995, s.244

[vii] Marcel De Gréve, “Le terme DADA/definitions”, www.ditl.info., E.Alkan, adge, s.252.  

[viii] Jacques Donguy, adge s. 15, ayrıca aynı yazara ait, “Panorama de la poésie numerique” isimli makale, www.sitec.fr. Şairin Yeni Zihniyet isimli konferansı için bknz. Erdoğan Aklan, adge s.205. Apolliniaire’in 1914 yılında “Album d’idéogrammes lyriques et colorés” (renkli ve lirik ideogramlar albümü) ismiyle hazırladığı kitap taslağı, daha sonra bir kütüphanede bulunarak ancak 1987’de yayımlanabildi.

[ix] Ines Oseki Depré, “La poésie contemporaine brésilienne:l’héritage du concrétisme”,www.sitec.fr, Noigandres ismi, Ezra Pound’un Kantolar isimli eserinden esinlenerek konulmuştur.

[x] Genişbilgi için, Marianne Simon-Oikawa, “ De la France au Japon: transmission spatialistes”, Jacques Donguy, adge, s.45-46. .(Niikuni’nin, önce Garnier’in yer aldığı Cinquièm Saison, sonra Less Lettres dergilerinde görülmeye başlaması, Garnier ile düzenlediği Max Bense,Gomringer,Haroldo de Campos gibi isimlerinde katıldığı Latin tapografisi ve Japon ideogramı konulu toplantılar,ı Japon somut/görsel şiirin tanınmasında etken olarak sayabiliriz.)

[xi] Dunguy, adge, s.42. Deneysel şiirin çeşitli ülkelerdeki gelişmeleri bu kitapta ayrıntılı olarak anlatılmıştır.

 

YAZININ TAMAMI İÇİN BAKINIZ:

http://0derece.org/

HECE DERGİSİ 141.SAYI EYLÜLL 2008 

 

4/6/2008

İÇ DÖKÜMLERİYLE...ALİ EMRE

Resim:Vladimir Kush

    

  İç dökümleriyle kapıyı ardına kadar açarken



Kapı Aralığından Bakarken, 1974 doğumlu Ali Kozan'ın ilk şiir kitabı. Hafıza Kaybı, Kırklar, Hece, Mağara, Ünlem, Heves, Lika Edebiyat ve Edebistan'da şiir ve yazılar yayımlayan şair, 94 sayfadan oluşan bu kitapta 34 şiire yer vermiş. 3 bölümden meydana gelen kitabın özenli bir tasarım ve baskıyla okuyucuya sunulduğu söylenebilir.

Anlatmaya dönük, konuşkan bir şiir yazıyor Ali Kozan. İç dökümleriyle açımlanan; ünlemlerle, soru cümleleriyle zenginleşen ve buna bağlı olarak okuyucuyu sarıp sarmalayan, insana kolayca ve içtenlikle değip dokunan dizelerle örüyor şiirini.

Kendi yaşantısından, bireysel duyum ve deneyimlerinden söz ediyor gibi görünürken bile eşyayı, doğayı, insanlık durumlarını ve var oluş olgusunu sorgulamaya, anlamlandırmaya önem veren bir tutumu asla elden bırakmıyor şair. Fildişi kuleden seslenen, didaktizme yenik düşen, felsefi birikimi dizelere boca eden bir olumsuzluk da doğurmuyor bu. Son kertede hayatın ve doğanın içinde biçimlenen, varlığın ve var oluşun geniş perspektifini gözeterek yazan bir şair bilinci, kitap boyunca kendini bize hissettirmekte:

taşlara şekil vermekten zordur

yüzleri anlamlandırmak

bir giz'in ölümüdür her tanım

Ali Kozan'ın, dünyada bulunuyor olmanın şaşkınlığını üzerinden atamadığını, sürekli trajik olana evrilerek derinleşen bir izleği içselleştirdiğini de belirtmemiz gerekiyor. Duygu açıklamaları da düşünsel bir kavşakta soluklanarak, zihinsel yolculuğunu tamamlayarak dışa vuruluyor bu yüzden. Duygu merkezli bir sululuğa, hüzün hastalığına, baygın ve romantik sayıp dökmelere yönelmiyor bu yüzden anlatılanlar. Ama bilgece bir mahzunluk şiirin en temel yükseltilerinden biri olarak çıkıyor karşımıza:

müjdeler olsun ey evren

doğdu çocuk ve ana

söz yetti

kitaplarda kaldı nebi mahzunluğu

Yarası olan, derdini anlamlandırmaya çalışan, zihnini ve yüreğini deşen bir tutumla yazıyor Ali Kozan. Söz dağarcığı da felsefeye, metafiziğe, ilahiyata sık sık sokuluyor bu bağlamda. "Evren, giz, ilah, tanrı, uzlet, bilinç, uygarlık, zaman, uyku, rüya, şeytan, tarih, varlık, sürgün, cennet, cehennem, yol, kahin, intihar, ölüm, yara" gibi sözcük ve kavramlar sıklıkla yer alıyor şiirlerde. Bu durum, şiire bir derinlik ve sahicilik kazandırmakla birlikte, benzerliğin çoğaltılması gibi bir olumsuzluğa da yol açıyor kimi zaman.

"Ben miyim / tapınaklarda kıssasını arayan hırpani" diyerek, onlarca kapıdan insana ve hayata bakan şairin, kimi zaman, hep aynı yere baktığı, benzer sorunlarla didiştiği izlenimi uyandırıyor okuyucuda bu durum.

Ali Kozan'ın, şiirinin biçim özellikleri üzerinde de epeyce düşündüğü, çalıştığı anlaşılıyor. Kimi şiirlerde dipnot düşülerek şiirsel açıklama yapılması, sayfa altında metin uzamlarının yer alması farklı, yeni bir biçem oluşturmakla birlikte, dozajı iyi ayarlanmadığında okuru yorabiliyor. Harfleri esas alarak yapılan kimi biçim denemeleri de (düşüyorum) gibi çok kullanılan sözcükler üzerinde yapıldığı için şiirin gardını düşürebiliyor. Buna karşın şiir alınlıklarının, kalın ya da büyük yazılan sözcük ve dizelerin ve el yazısıyla kaleme alınmış sayfa görüntülerinin kitaba bir zenginlik, biçimsel bir devingenlik kazandırdığı söylenebilir. Sonuç itibariyle yeniliğe açık, zinde ve başarılı bir ilk kitap Kapı Aralığından Bakarken. Çalışkan ve bilinçli bir şairin elinden çıktığı hemen belli oluyor. Ali Kozan, fazlalıklarını törpüleyip sözü biraz daha damıttığında çok daha yetkin şiirler yazabilecek bir şair. Kapıyı ardına kadar açarken, şiirinin de büyüyeceğinden, görünürlük kazanacağından ve içimizi irkilteceğinden kuşkumuz yok:

şimdi ben işte tam

buramdasın desem hüznün helali

niyedir bu şehrayin bütün

yenilgilerin mekanında, işte

eceliyim yarattığım vahşetin

 

ALİ  EMRE

04.06.2008

YENİ ŞAFAK KİTAP EKİ

15/5/2008

CEVAT AKKANAT/KAPI ARALIĞI

Kapı Aralığından Bakarken… Ali Kozan’ın ilk şiir kitabı (Hafıza Kaybı Yay., Ank., 2008). 1974 Elbistan doğumlu bir şair Ali Kozan. Şimdiye kadar, Uyumsuz, Hafıza Kaybı, Kırklar, Hece, Mağara, Ünlem, Heves, Lika Edebiyat, Edebistan gibi dergilerde yayınlamış edebî eserlerini. Bir ara Paris’teydi, Sorbonne’da öğrenciydi. Genç Türk şiirini orada temsil ediyordu. Şimdi Ankara’da yazıyor şiirlerini.

Peki, bu yapısal olgunluk hangi duygu dünyalarının iskeleti oluyor? Şairin şiir dünyasını kuşatan ruh atmosferde neler var?

İçe dönük bir şair Ali Kozan. Şiirsel eylemi nereden hayat bulursa bulsun, şairin kendisini vuruyor. Bu yüzden, kitaptaki pek çok metin sıkıntı edebiyatının temsil halkasında yerini alabilir. Bunu ispatlamak zor değil. Kitaptaki şiirlerden yapacağınız kelime seçimi ve bu kelimelerin uyandıracağı duygu ve çağrışım değerleri sizin için dayanaktır. İşte, kitabın ilk birkaç şiirinden sunuyoruz: bozkır, gri, soğuk, baş dönmesi, bulantı, cinayet, maktul, boşluk, yanılgı, leş, çığlık, kan, toplu mezar, giz, ölüm…

Ali Kozan şiirinin bu niteliğini bütünlüklü iktibaslarla da ortaya koyabiliriz:

“dehşetime alıştırdım dünyayı.”

“hangi kapıyı açsam/taşıdığı afetlerle âhengi bozan muhâcirim”

“bıktım mekânlara uyum sağlamaktan/damarlarımda horlayan isyandan”

“tespit: zehir akıyor göz bebeklerimize”

“savaşa gitmeden önce/önce üç ağrı kesici iğne lütfen”

Ali Kozan’a bunları yazdıran nedir bilmiyorum. Yaşanılan çağdan, mevcut hayattan bir rahatsızlık sözkonusu, evet. Ama bu memnuniyetsizliğe şairane bir karşı koyuş bu şekilde mi olmalı? “Huzursuzluk”, “Kâbus”, “Ağıt”, “İntihar sahnesi”, “Zifiri karanlık”, “Firar hazırlıkları”, “Mezar taşı yazısı”, “Yenilgi”, “Züğürt tesellisi”, vs… ile kuşatılmış bu şiirler onu (ve bizi) nereye götürür? Bu, sorgulanmalı.

Ali Kozan’dan o güzelim “hayat dediğimiz güzel komşu kızı” edalı mısralar beklediğimi söylemezsem olmaz!

MİLLİ GAZETE 10/07/2008

 

24/4/2008

Hayat Çizgisi

 

şuncacık kalıyorum ellerinde

ellerinde ataerkil şehirler kuruluyor

heykeller, kahvehaneler, oteller

berduşluğu tahsilli hüznün

ve geçici bir suçluluk duygusunun tadı

tastamam uyuyor hoppalığına hayatın

otellere benzeyen kadınlar

şaşıyorum, şuncacık yeri yok

sokaklarda anılarımızın

 

 

büyüdükçe  şehir, küçümsüyor ellerini

ellerinde eril kavramlara dönüşüyor

huzursuzluk dağıtan filozof

el işi bir kafeste çalımlı kuşları

adım başı birileri

adım başı anlamdaşını vuruyor

şehirlerde gece, şımarık bir çocuk dahası

uyumak istemeyen

uyumak istemeyen kadınları yoklayan

ey yakışıklı huzursuzluk

kanatlarımı çekip yanına al

heykeller tünemek içindir

çatı katları kaçamak

 

                                    

şimdi güler yüzlü sözcükler istiyorsun

davetkâr, tutarlı, dirençli aynı zamanda

umarsız bence de biraz güleç olmalı

karşı kaldırımda öylece

kalın. kalın çizgilerde terk ederken ayrıntılarımı

peşinen söylemeliyim evvela

çoktan dolmuştur

kahramanlık kadroları hayatın

ve ben şuncacık kalıyorum ellerinde

eller ki, silaha nasıl düşkünse

hayata da öyle...    

2004

 

                                                                                                                                       

    

  Kırklar Dergisi'nde yayımlandı.

 

26/2/2008

ZÜĞÜRT TESELLİSİ

 

nasıl da sıcak ellerin

yüzyıllardır kullanılmayan yüzler

yerleşince yüzüne

istemiyorlar aslında ateşin sönmesini

elleriyle koru söndüren demirciler

biliyorsun, istemiyorum küllerimle  canlanmasını

ömürlerini tamamlamış nehirlerin .

herşey öylece kalsın yaşadığı çağda solgun

donuk bir gülüşle nasıl da gerçek

herkes bir başkasını andırıyor oysa çıplakken

herkes başkasının kanını nehir sanıyor üzgünüm

neyi tutsam ellerimde tuhaf bir soğukluk

kimi sevsem bir intihar havası üzerimde

üzgünüm, bana hiçbir şey kalmadı şovalyelerden

taklit ediyorum sadece cesaretini akıncıların

                                         

 

 

eşgalimizi tamamlıyor yüzümüzdeki bıçak yarası

kanatıyor şefkatli sözler üzgünüm neye sarılsam

ellerimde tuhaf  bir çocukluk

yüzümde anlamsız bir ifade kalıyor

kalıcıdır belki de ay yüzeyinde ayak izlerimiz

diye umut ediyorum savaş sürmese

acıyarak öpmese çocuk annesini

korkmasa öyküsünden kahraman diyorum

yazık ilahiler kirleniyor değince suskunluğuma

çöl rüzgârı gibi kapatıyor her şeyin üzerini

sevişirken nefesimiz mahcup

ilkel çığlıklar  sahiplenmiyor  bizi artık üzgünüm

yorumsuz kalıyor güzel rüyalarımız

bu çok zalimce işte diye bağırıyorum neden

önce bizi yaralıyor kınından çıkardığımız bıçak

suçluların kanı karışıyor kanıma neden

kanımı kaynatıyor sokağa karışan ruj kokusu 

ama söyleme  sakın çocuklara

neden ezikliğimize uygundur biliyorum

çirkinliğimizi sevmemiz

 

 

zaman bizi öpmese, savaş sürmese

hayat, o kadar sıcak ki ellerin

bu çok zalimce işte....2006

 

(Meraklısına: Heves Şiir Eleştiri Dergisi XV. sayıda-temmuz 2007-yayınlandı. Şiir yazmak da züğürt tesellisidir, çoğu zaman. Foto: Muammer Yanmaz)

                                                                    

 

>