« Önceki | Sonraki »

21/4/2008

KİTAP ÇIKTI

 İLGİLİLERE DUYURULUR:

 İLK ŞİİR KİTABIM ÇIKTI.

ANCAK DAĞITIM SORUNU YAŞAMAKTAYIZ.     

KİTABIN NERELERDEN ALINABİLECEĞİ BURADAN DUYURULACAKTIR.

 

ŞİMDİLİK alınabilecek yerler:

 

ANKARA'DA  : BİRLEŞİK KİTAPEVİ

 

İNTERNETTEN: www.gittigidiyor.com

8/3/2008

ÖMER FARUK TEKBİLEK ile söyleşi


Ömer Faruk Tekbilek,

Adana’da doğdu, 1976 yılında Amerika’ya yerleşti. Halen orada yaşıyor. The Sultans müzik gurubunun kurucusu. Küçük yaşlardan beri Sufizm ile ilgileniyor. Tekbilek, bir çok çalgı kullansa da (ney, bağlama, kaval, davul, zurna, bendir,ud, darbuka, cura vs.) o, öncelikle çalmayı ibadet sayan bir neyzen. Tekbilek, Fatih Ali Khan, Hossam Ramzy, Peter Erksin, Arto tunçboyacıyan gibi müzisyenlerle de çalıştı.  

-Kimine göre sanat, hayatımızdaki o derin boşluğu dolduruyor, kimine göre ise boşluğu iyice derinleştiriyor. Peki Ömer Faruk Tekbilek hayatı ve sanatı nasıl algılıyor?

 Hayatın gerçek manasının, kendimizi, gerçek benliğimizi tanımak olduğuna inanıyorum. Ve bunu gerçekleştiren en kestirme, en direk  yol ise sanattır. Sanatımız vasıtası ile kendi öz benliğimize giden bir köprü kurar ve edindiğimiz tecrübelerle şahsiyetimizi geliştiririz. Eğer sanat, müzik gibi en yüksek şekilde yaşanıyorsa, o zaman, hayatımızın nasıl dopdolu olduğunun ve boşluk diye bir şeyin olmadığının bilincini yaşarız içimizde.

- Müziğimizin ana damarlarından birini Tasavvuf Müziği oluşturuyor. Tasavvufun, aşkın ve hüznün hayatınızdaki yeri nedir?

Yaradana hayranlık duygusuyla dolu ve O’nun ismini şükürle anan bir kalbin sahibi oluşumun, bana çok küçük yaşta verilen en kutlu hediye olduğunun, hep farkında olarak bu günlere geldim.

“Gönlüme bir bahçe açılır senle olunca/Kalbime bir perde çekilir sensiz kalınca” sözleri ile hayatın, O’nu andıkça mutlu, O’nu unutunca da, puslu ve şüphe dolu bir yaşam olacağının gerçeğini hep yaşadım.

- Müziklerinizi dinlediğimde, hayatı bütünüyle kucaklamaya çalıştığınız hissine kapılıyorum. Böyle bir tutkunuz, idealiniz var mı ve anlamlı her şeyin anlamını yitirmeye başladığı, insanların daha da yalnızlaştığı bir çağda, hiç anlamsızlık çukuruna düştüğünüz oluyor mu?

Ben hayatın her anın ve her şeklinin kutsallığına inanıyorum. Gönül, hep O’nla dolu olarak, yapılan şey ne olursa olsun, o anı tam manası ile başka bir şeyi düşünmeden yaşayabiliyorsa, o zaman biz hayatın gerçeğine varmışızdır. Onun için  albümlerimde tek yönlü değil de, her türde müzik yaparak, hayatın bir bütün olarak yaşanması gerçeğini yansıtmaya çalışıyorum. Bunun en yüce şeklinin de müzikal tiyatro formunda olacağını hayal ediyorum. Yalnızlık ise, aslında ‘kendimizle olamadığımızdan dolayı’ meydana gelen bir şeydir.

 Şükürler olsun, kendi ismini andırarak bizi yalnız bırakmayana…

- Birçok yazar ve şairin hayatında,müziğin önemli bir yeri vardır.( Mesela Fransız şair Baudelaire, konuşma yeteneğini yitirdiği ve yatağa bağımlı yaşadığı bir dönemde, sevdiği bir müziği duyunca ağlamış. Hiçbir şeye tepki veremeyecek kadar hasta olmasına rağmen, müziğe tepki vermesi oldukça anlamlı aslında.) ben de enstrümantal müzik dinlemeye başladığımda, müziğin dilinin güzelliğini fark ettim. Şimdi sözcüklerin,müziğin çağrışımlı dilini öldürdüğüne inanıyorum. Siz dil ve müziğin dili arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Müziğin kendi lisanının çok daha evrensel olduğu elbette ki doğrudur. Ama yazılan sözler hakikaten gerçek manada bir şiir olarak hayat ve kendimiz hakkında bir mesaj veriyorsa, o zaman müziğe de zenginlik katarak, fikir yönünden de katkıda bulunup insanlara yön verebilir. Fakat yine de inanıyorum ki müziğin dilini çoğu zaman yalnız bırakıp, pek sık olmadan söylemek lazım.

- Amerika’da yaşıyorsunuz ve müziklerinizi bir çok kültürden yararlanarak üretiyorsunuz. Türkiye’de uzun yıllardır süren Doğu Kültürü- Batı Kültürü ayrımı ve tartışması var.Kültürler arası böyle kesin bir ayrımın varlığına katılıyor musunuz? Ve Amerika’dan, Doğu nasıl gözüküyor? 

Dünya kültürünü Adem oğullarının nesiller boyunca edindiği deneyim birikintisinin, bir insanlık tarihi hazinesi olarak bize gelişi şwklinde görüyor ve her milletin bundaki payının sadece gök kuşağındaki renkler misali gibi, kısmi olduğuna inanıyorum. Enerjimizi ve zamanımızı öteki renklerin kendimizinkini mukayese ederek harcayacağımıza, önce

içinde doğup büyüdüğümüz kültürü en iyi bildiğimiz yöntem olarak iyice hazmedip, ondan sonra diğer renkler hakkında bilgi edinmek lazımdır diye düşünüyorum. İnanıyorum ki bütün kültürlerin özü, insanın kendisiyle, evren ile ve de Yaradan’ı ile olan ilişkilerinden meydana gelmiş bir deneyim hazinesidir. Kendi kültürümüzü en iyi bildiğimiz şey olarak koruyup öğrenmek kadar, insanlığın bu günlere getirdiği bütün kültür şekillerini de takdir edip onlara gereken değeri vermeliyiz. Çünkü netice olarak Allah’ın dini birdir ve o da sevgidir. Yaradan ile irtibat kuran herkes, gönlünde duyduğu fısıltıyla doğruyu bulur ve yaratılanları da yaradan dan ötürü sever. Allah’ın ermiş kulları demediler mi;” yetmiş iki millete bir gözle bakmayan bizden değildir” diye.

Amerika’dan Doğu’ya baktığım zaman maalesef insanların büyük çoğunluğunun enerji ve zamanlarını başkalarını tenkit ederek ve de onların yanlış olduğunu ispatlamakla harcadıklarını görüyorum. Yanlış olanı herkes zaten hissediyor; kendimizdeki güzellikleri ve doğru bildiğimiz şeyleri anlatıp izah etmek lazım.

 

- Müziğin ve dünya müziği içinde Türk Müziği’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Müziğin tanımını, “titreşimin ilmi ve sanatı” olarak algılıyorum .Evrende var olan her şey titreşimlerden ibaret olduğu için, müzik etrafımızda her an oluyor zaten .bizim algı derecemiz arttıkça, duyma ve de duyurma kabiliyetimiz de arttığından, her zamanki gibi her şey iyiye doğru tekamül edecektir, bundan hiç şüphe yok. İnsanlık şu anda ne kadar keşmekeşte görünüyorsa da, tarihte bundan daha beterleri de olduğundan, neticede insanoğlu hep daha güzele erişmenin çabasıyla yaratacak ve yaşayacaktır. Anadolu’nun eşsiz kültür mirası,müziğindeki çok zengin ritimleri ve de makam çeşitlilikleri ile insanlığın renk harmonisinde layık olduğu yerini alacaktır.  Ortadoğu müziğinin enstrümanları ve de ritimleri ile dünya piyasasında yavaş yavaş kendini hissettirmesi, zaten olmaya başladı bile.

- Biraz da son albümünüz “Alif” hakkında bize bilgi verebilir misiniz? Neden Alif (Elif) ?

Alif’i, arapçadan geldiği için ve de İngilizce olarak yazarken  “A” kullanıldığı için Alif olarak yazdık. Alif ile Akdeniz ülkelerinin kültür beraberliğini dile getirmek istedim. Roma imparatorluğu ve Osmanlılar’ın Kanuni sultan Süleyman zamanında da Akdeniz’in etrafında olan bütün ülkeler, birbirleri ile kültür alış verişinde bulunarak, şu zamanda sarf bir ırk bırakmayacak şekilde insanlığın birbiri ile kaynaşmasının misalini verdiler. Ben insanlığın gerçek barışının, birbirini takdir ederek yaşamasının ancak müzik ile gerçekleşeceğine inanıyorum. Çünkü insan, ancak müzik dinlerken insanlığını, ruhunun aldığı hazzı ve doyumluluğu yaşıyor. Milliyetçilik insanlar arasında bir çeşit duvar çekmekte. Milliyetçilikten ziyade, Allah’ın “Allah’a inananların hepsi kardeştir.” Ayetinde öğüt verdiği gibi, hümanist olmak gerekir.

- Son olarak, Tekbilek hayatın ezgisini, ritmini bulabildi mi?

Ömer Faruk Tekbilek olarak hayatın sırrını şu cümlelerle çözdüm, hamdolsun: Sen seni bil seni ! Akıl orada! Kendine bak, nefesini seyret! Keramet onda!

Alalh’ın en büyük lütfu olan Ney’lerimin, bana hayat yoldaşı olup, beni kendimle her gün buluşturarak, nefesimle haşır neşir olmamı sağlaması ile hayatın ritmini ve de en büyük ezgisini buldum. İmam Gazali’nin dediği gibi: “ Ey oğul, her şeyin ister istemez Allah’ı tesbih ettiği şu evrende Allah’ın ismini tekrarlayan kalbe sahip olmaktan daha yüce mertebe yoktur.”

Allahü ekber ve lillahil hamd!

Not: Tekbilek ile 2002 yılında yaptığım bu söyleşi, Kırklar Dergisi’nin 22. sayısında yayımlanmıştır.


19/2/2008

MAHMUT DERVİŞ

çizim:mano solo

- Özür dilerim bu soru yersiz, kaba görülebilir. En uç anlamıyla, sizin kullandığınız şekliyle bugün şiir, dine bir alternatif olabilir mi?

William Blake, imgelemin yeni bir din olduğunu söyler. Bütün romantik akımlar şiirsel ilhamı dinî ilhamın ve peygamber ilhamının yerine koymayı istemişlerdir. Şiirle dinin aynı kaynaktan doğduğunu düşünüyorum, ama şiir tek tanrıcı değildir. Heidegger’in dediği gibi, şiir tanrılar atar.

Şiir kendisine karşı da sürekli bir başkaldırı içerisindedir, sürekli bir değişim içerisindedir. Din ise durağandır, değişmez ve süreklidir. Bilinmezin ardından koşma, onu bulmaya çalışma şiir ve dinin ortak özellikleridir denebilir. Şiir görünmeyenin, bilinmeyenin içine çözüm üretmeden yayılır. Din ise bir, bazen birden fazla çözüm bulur tüm verilere. Marxizm’in en büyük problemi, bazı zamanlar, dine dönüşmüş olması değil midir?

-Yannis Ritsos’un şiirinizi “epik lirizm” diye sınıflandırması şaşırtıcıydı. Bu sınıflanmaya katılıyor musunuz, bu şiir mümkün müdür, bugün hâlâ, batıda destanın yüzyıllar önce kaybolmuş bir tür olduğunu, lirizmin pek çok eleştiriye uğradığını da gözeterek yorumlar mısınız?

 

Epik şiir, geleneksel anlamıyla algılarsak, uzun süre önce yok olmuştur. Hegel’in de öngördüğü üzere, epik şiir eski uygarlıklara bağlıdır. Lirizm ise her zaman var olmuştur; çünkü her zaman bir “ben”in çoğulluğunu bünyesinde taşımaktadır. Bu tip şiir ayrıntıları, bir halkın ruhunun parçalarını dile getirir. Halktan daha çok, halkı oluşturan bireylerle ilgilenir. Bu kavramlar elbette Arap şiirinde güçlü bir şekilde yoklar; batı dillerinden çevrilmişlerdir. Batı dünyası’nda, lirizmin ne epik ne de dramatik olduğu; tiyatroya yaraşır bir duygu olduğu söylenir. Tam tersine bizim Arap Edebiyatı ise başlangıcında, kökende liriktir; ama sonra diğer akımları takip eder. Arap edebiyatında da çeşitli türler vardır. Ritsos benim şiirimi “epik lirizm” olarak tanımlarken, şiirin mimarisini yapısını ve bu yapı içindeki sesin çeşitliliğinden bahsetmek istemiştir. Sadece benim sesim değil, başkalarının da sesi de var ki bu bir grubu ima eder.

Şiirim sınırlı ve kişisel bir mekânda, alanda yer almıyor; ama tarihî ve coğrafik bir plan üzerinde geniş bir alanda bulunuyor. Bu noktada bazı metinlerim, epik şiiri çağrıştırabilir. Bu şiirlerdeki lirizm ne kişisel ne de bireysel; kolektif lirizmdir. Bu da ne tamamen lirik ne de tamamen epik bir şiiri işaret eder. Arap dünyasında da lirizm ağır saldırılara, eleştirilere uğradı. Genç şairler kavramlara hakimiyetlerini biraz kaybettiler; sürekli olarak romantizm ile lirizmi birbirine karıştırıyorlar.

 

Çeviri :Ali Kozan

Not: Mahmut Derviş, 1941 Filistin doğumlu. Filistin direnişinin sembol şairlerinden. Bu metin, şairin Humanité’de yayınlanan fransızca söyleşisinden çevrilmiştir.

 

Çeviri söyleşinin tamamı, Hece Dergisi'nin Nisan 2008 tarihli sayısında yayımlandı.

6/1/2008

YAĞMURSUZ

 

yağmur yağarsa gelmem

ıslanır yüreğim çöl unutulur

unutur herkes bize yakışan bu sıcaklığı

yavaş yavaş yerleşir kalabalıklar içime

içimden geçip yavaşca kalabalığa karışırsın

bu sızı söndürür işte bütün mumları

boşalır mabetler yağmur değerse dualara

ıslanır önce ellerimiz ellerinden geçerdi

oysa uzun ince bütün aşklar

geçer gibi sırattan çöllerine tutunarak

mutsuz büyüyen çocukların

 

 

yağmur yağarsa gelmem

bozulur  kuş yuvaları

soğur bütün hatıralarından çöl

ucuz benzetmelere dönüşür  hayat

hep birbirine karıştığı

benzetilenle benzeyenin bu yüzden

ne vakit dudağını ısırsa sevgilim

dudağım kanar, yağmur yağarsa

yavaş yavaş yerleşir içime kalabalıklar

uzun ince bir yol olursun

ukdeleriyle yorgun dönene ev

öksüzlerin gözlerinde

gözlerinde dünyanın

ürkek bir ceylandır işte aşk

yuvalarından düşen kuşlardır nedense

aşık olan çocuklar

 

  

yağmur yağarsa gelmem

ıslanır yureğim ıslanır ellerimiz

        unutur çöl... 2004

       

         ali  kozan

       

        Hece Dergisi

 

5/1/2008

ZÜĞÜRT TESELLİSİ

 

nasıl da sıcak ellerin

yüzyıllardır kullanılmayan yüzler

yerleşince yüzüne

istemiyorlar aslında ateşin sönmesini

elleriyle koru söndüren demirciler

biliyorsun, istemiyorum küllerimle  canlanmasını

ömürlerini tamamlamış nehirlerin .

herşey öylece kalsın yaşadığı çağda solgun

donuk bir gülüşle nasıl da gerçek

herkes bir başkasını andırıyor oysa çıplakken

herkes başkasının kanını nehir sanıyor üzgünüm

neyi tutsam ellerimde tuhaf bir soğukluk

kimi sevsem bir intihar havası üzerimde

üzgünüm, bana hiçbir şey kalmadı şovalyelerden

taklit ediyorum sadece cesaretini akıncıların

                                         

 

 

eşgalimizi tamamlıyor yüzümüzdeki bıçak yarası

kanatıyor şefkatli sözler üzgünüm neye sarılsam

ellerimde tuhaf  bir çocukluk

yüzümde anlamsız bir ifade kalıyor

kalıcıdır belki de ay yüzeyinde ayak izlerimiz

diye umut ediyorum savaş sürmese

acıyarak öpmese çocuk annesini

korkmasa öyküsünden kahraman diyorum

yazık ilahiler kirleniyor değince suskunluğuma

çöl rüzgârı gibi kapatıyor her şeyin üzerini

sevişirken nefesimiz mahcup

ilkel çığlıklar  sahiplenmiyor  bizi artık üzgünüm

yorumsuz kalıyor güzel rüyalarımız

bu çok zalimce işte diye bağırıyorum neden

önce bizi yaralıyor kınından çıkardığımız bıçak

suçluların kanı karışıyor kanıma neden

kanımı kaynatıyor sokağa karışan ruj kokusu 

ama söyleme  sakın çocuklara

neden ezikliğimize uygundur biliyorum

çirkinliğimizi sevmemiz

 

 

zaman bizi öpmese, savaş sürmese

hayat, o kadar sıcak ki ellerin

bu çok zalimce işte....2006

 

(Meraklısına: Heves Şiir Eleştiri Dergisi XV. sayıda-temmuz 2007-yayınlandı. Şiir yazmak da züğürt tesellisidir, çoğu zaman. Foto: Muammer Yanmaz)

                                                                    

 

13/12/2007

Hayat Çizgisi

 

şuncacık kalıyorum ellerinde

ellerinde ataerkil şehirler kuruluyor

heykeller, kahvehaneler, oteller

berduşluğu tahsilli hüznün

ve geçici bir suçluluk duygusunun tadı

tastamam uyuyor hoppalığına hayatın

otellere benzeyen kadınlar

şaşıyorum, şuncacık yeri yok

sokaklarda anılarımızın

 

 

büyüdükçe  şehir, küçümsüyor ellerini

ellerinde eril kavramlara dönüşüyor

huzursuzluk dağıtan filozof

el işi bir kafeste çalımlı kuşları

adım başı birileri

adım başı anlamdaşını vuruyor

şehirlerde gece, şımarık bir çocuk dahası

uyumak istemeyen

uyumak istemeyen kadınları yoklayan

ey yakışıklı huzursuzluk

kanatlarımı çekip yanına al

heykeller tünemek içindir

çatı katları kaçamak

 

                                    

şimdi güler yüzlü sözcükler istiyorsun

davetkâr, tutarlı, dirençli aynı zamanda

umarsız bence de biraz güleç olmalı

karşı kaldırımda öylece

kalın. kalın çizgilerde terk ederken ayrıntılarımı

peşinen söylemeliyim evvela

çoktan dolmuştur

kahramanlık kadroları hayatın

ve ben şuncacık kalıyorum ellerinde

eller ki, silaha nasıl düşkünse

hayata da öyle...    

2004

 

                                                                                                                                       

    

  Kırklar Dergisi'nde yayımlandı.

 

12/12/2007

BULANTI MIDIR

                  foto:bill brandt

 

      

İndir bayraklarını, kalbim
Yeter çarpıştığımız,
Ömrümü noktala artık.
Ödlek diyemezler bize
Elimizin erdiğince yaşadık.

Ah ruhum,
Gitmek midir niyetin kalmak mı?
Bildir kararını.
Her yanımı yoklayıp durma öyle.
Bir çekip bırakma gövdemi
Söyle kararını.


Sorma bana, hiç hâl kalmadı bende.

Azrail Hazretleri,
Ne küfrettim ne de yaltaklandım zâtınıza
Acıyınız bana, kaç kez yalınayak başıkabak yola çıkmış bu yolcuya
Üstelik ne bir öğretenim oldu, ne param, şan şeref desem uğramadı yanıma.
Gücünüzden suâl olunmaz sizin, ve hiç kimse geçemez sizi tuhaflıkta
Acıyınız daha hendeği atlamadan, size eşkâlini sunan bu kaçığa
Onu havadayken yakalayın
Bırakın, becerebilirse azcık, hazırlasın kendisini, sizin huyunuza suyunuza
Ve n’olur elinden tutuverin biraz zahmet olmazsa.

Henri Michaux


Çeviren: İsmet Özel

>